CTP Gençlik Örgütü merkez yönetim kurulu ve genel başkanlığı yaptığım kısa süre boyunca, defalarca AKEL’in gençlik örgütü EDON ile görüşme fırsatı bulmuştum. Aramızdaki yapılamayan tartışmalar esnasında, ana tartışma konumuz olan Kıbrıs Sorunu hakkında en önemli ayrılık noktamız, ilginç bir biçimde EDON yöneticilerinin sorunun 1974, 20 Temmuz’u ile başladığı konusundaki ısrarlarıydı.
Bu tartışmalar esnasında bizim Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Papadopulos’a AKEL’in verdiği destek ve AKEL Genel Sekreteri Hristofyas’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda uzun süreli tartışmalar sonucunda Papadopulos’un rakipsiz bir aday olduğu ve AKEL’in hükümet ortaklığının önemli bir parçasının bu işbiliği olduğu bize anlatılıyordu. AKEL hükümette olmazsa, Kıbrıs Sorunu çözülemezmiş.
Hristofyas’ın adaylığına belki de en fazla şaşıranlardan biri benim.
Fakat şaşkınlığım çok uzun sürmedi. AKEL’in yayınladığı Olağanüstü Kıbrıs Konferansı karar metni, AKEL’in trendinin değişmediği yönünde bir tablo ortaya çıkarıyor.
Şu cümleye bir bakın: İki bölgeli, iki toplumlu federasyon çözümüne içerde bazıları tarafından şu ya da bu derecede şüphe gösterilmesi, dışarıda Kıbrıslıtürklerin sözde tecridinin kaldırılması bahanesiyle yasa dışı devletin konumunun yükseltilmesini ve yapılarının kabul edilmesini öne çıkaranlara ek dayanaklar vermektedir.
Elbette ki up-grade’cilerin başında, Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Hasan Erçakıca geliyor.
AKEL, sağa doğru gibi görülen yolculuğunun bir durağına daha geldi. Hristofyas’ın seçimi kazanması durumunda bu yolculuk son durağına varacak; böylece, AKEL varlık sebebini gerçekleştirecek. Kendi ulusal devletinin idaresini ele geçirmek.
Kıbrıs Sorunun ana kavramı, kendi kaderini tayin hakkı olmasından dolayı, sonuçta bir kimlik sorunu haline geldi çünkü böyle bir kavramın kapitone noktasını ulusal kimlik oluşturmaktadır.
Kendini marxist-leninist olarak tanımlayan AKEL’in, bir ucu leninizme diğer yandan wilsonculuğa uzanan self-determinasyon hakkı gibi hiç de net olmayan metafizik bir kavram üzerinden devam eden bu tartışma, aslında doksanların başında Rauf Denktaş ekibince leninist olduğu sanılan bir kavramın, nasıl bu kadar milliyetçi kanat tarafından kolayca kabul edildiğini açıklıyor. Çünkü self-determinasyon leninizmin değil 20 yüzyıl başında sol tarafından paylaşım savaşı olarak andığı, ancak SSCB eliyle en az kendinin de liberalizm kadar paylaştığı bir sürecin kilit kavramıdır.
AKEL ne yazık ki Kıbrıs’ta yaşayabilir bir çözümün gereklerini yerine getirmek yerine, güney’in iç politikası içindeki manevra alanını artırmak adına böyle bir karar almış gibi görünüyor. Diğer yandan KKTC Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamaları, iç politikaya yönelik bir hamaset söylemi olarak suçlarken, kendinin yaptığı açıklamaları da oldukça pişkince bir enternasyonalist zeminde açıklamaya çalışıyor.
Bizim Kıbrıs’ın kuzey’inde bir miktar şaşkın eski tüfek’le, bir miktar mat zekalı solcu, marksizmin bir karikatürü haline gelen bu söylemin arkasında duruyor.
Kıbrıslıtürk solunun hiçbir konuda olmazsa bile Kıbrıs’ta bir çözüm arayışı konusundaki samimiyeti hala daha ortada olmasına rağmen, AKEL çözüme dair umutları yeşertmeye bile fırsat bulamadan, hem kuzeyde hem güneydeki çözüm güçlerinin umutlarını iç politikasına kurban etti.
Fakat diğer yandan da çözüm hala daha orada durmakta.