Yıllardır bir kolej tartışmasıdır sürüp gidiyor ülkemizde.Bilimsellikten uzak ve özellikle de popülist politikalar devam ettiği sürece de bu tartışmalar süreceğe benziyor.
1970’li yıllardan önce Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların birlikte öğrenim gördükleri “İngiliz Koleji” vardı Lefkoşa’da. Sonradan Kıbrıslı Türkler bunun bir benzerini Kıbrıs Türk Maarif Dairesine bağlı olarak Lefkoşa’nın Türk kesiminde de açmışlar ve adına da “ Türk Maarif Koleji” demişler. Bu kolejlere devam eden öğrencilerin birincil hedefleri özellikle İngiltere’de bir üniversiteye gitmek olduğundan lise çağlarında GCSE diye de bilinen O-level ve A-level sınavlarına yönelik bir eğitim sistemi yürütülüyordu. 1980’li yılların ortalarına kadar yalnızca Lefkoşa’da olan bu okula girebilmek, o güne kadar ilkokulların eğitimini doğrudan etkilemeyen, ancak ailelerin çocuklarına ayrıcalıklı bir eğitim aldırabilmelerinin de bir yolu olarak görülüyordu. Ancak o dönemde de iktidarda olan UBP gerek ilkokulların süresini 6 yıldan 5 yıla düşürmüş gerekse de maarif kolejlerinin sayısını Yeni İskele İlçesi dışındaki her ilçeye de açarak artırmıştır. Bu durumda, bu okullara girebilme olasılığı %3’lerden %10-12’lere çıkınc a daha çok aile çocuklarının bu okullarda okuyabilmesi için büyük bir yarış içerisine girmişlerdir. Özel dersler ve kurslar giderek artmış, böylelikle kolejler bir araç değil amaç haline dönüşmüşler ve özellikle ilkokul eğitimi büyük hasarlara uğramıştır. Ezberci eğitim alıp başını gitmiştir. Başta insan kaynağı olmak üzere diğer tüm kaynaklar yeterli sayıda olmadığından Lefkoşa dışındaki bu okullar da GCSE eğitiminde ÖSS eğitimine kaymışlardır.
Bugünkü UBP iktidarı kolejler tartışmasını yeniden alevlendirmiş, 5 yıldan beridir uygulanmaya ve geliştirilmeye çalışılan eğitim modelini bir kenara atıp kolejlerin orta bölümlerine sınavla öğrenci almıştır.
Bu yazıda kolejlerin açılması kapanması tartışmasının ötesinde, anadilde eğitim ve anadil eğitimleri üzerinde durulacak ve konuya bilimsel bir bakış açısı ile bakılacaktır.
.....................................................................*****....................................................................
Bir ülkedeki etnik farklılıklar o ülkenin kültürel zenginliğidir. Kültürel zenginliklerin baskı altına alınmak istenmesi ve/veya yasaklanmak istenmesi bu önemli ve özel dağarcığı köreltir, zamanla da yitirilmesine neden olur. Eğer varılmak istenen hedef buysa, amacınız farklılıkları ortadan kaldırıp toplumu tektipleştirmekse o zaman da buna direnç gösterenler, kendine dayatılanı değil de kendi varlık yapısını ait olduğu değerleri savunanlar elbette çıkacaktır. Bu da toplumsal uzlaşı paydalarını hırpalamak ve gereksiz yere kırılma noktaları, tehlikeli fay hatları yaratmak anlamına gelecektir.
Devlet, tüm yurttaşlarına, onların etnik kökenlerinden, inançlarından, dillerinden, siyasal görüşlerinden, sosyal statülerinden ve kültürel özelliklerinden bağımsız olarak yaklaşmalıdır. Toplumun çoğulcu etnik, dilsel, dinsel ve kültürel dokuya sahip yapısı göz ardı edilmemelidir. Devletin herkesi kucaklaması temel gerekliliktir.
Bu bağlamda bakıldığında, anadil, bir milletin yaşam kaynağıdır. Kendi dilinizi konuşamadığınız, kendi dilinizde türküler söyleyemediğiniz, kendi dilinizde gazeteleri okuyamadığınız, duygu ve düşüncelerinizi kendi dilinizde yazamadığınız, çocuklarınıza kendi dilinizde isimler koyamadığınız, çocuklarınızın kendi dillerini öğrenemediği bir yapıda yaşamaya çalışmak, insanın özgürlüğüyle bağdaşmamaktadır.
Anadilin öğrenilip kullanılması en basit ve en temel bir insani haktır. Çağdaş insanın ortak birikimleri ve değerleri arasında yer alan İnsan Hakları ve Çocuk Hakları Evrensel Bildirgelerinde anadilde eğitim vardır. Her iki bildirge de insanın eğitim ve anadilinde eğitim hakkına özel vurgu yapar. Eğitim hakkı, insanî, temel bir haktır. Anadilde eğitim ise çocuğun sağlıklı gelişimi açısından vazgeçilmez öneme sahiptir. Uluslararası sözleşmelerde anadilde eğitimin kendine yer edinmesi de bu yüzdendir. Bilimsel araştırma ve gözlem süreçlerinin sonucunda anadilde eğitim kendine özgü kavramları olan bir içeriğe de kavuşmuştur. Dil, insanlar arasındaki anlaşma ve iletişimin en önemli aracıdır. Anadil ise, çocuğun başta ailesi olmak üzere, çevresi ve okuldan bilinçli bir öğrenim süreci olmadan edindiği dildir. Dil ile zihinsel gelişim arasında sıkı bir paralellik olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bebek anne karnından başlayıp doğduğu günden itibaren seslere karşı sürekli bir duyarlılık içindedir. Dolayısıyla kişi ile anadili arasındaki duygusal ilişki, yaşam boyu sürecek kadar derin bağlarla örülmektedir. Çocuk 6 yaşına geldiğinde, artık anadilinin düşünce sistematiğini kavramış olur. Artık bu yaştan sonra, her şeyi buna göre programlar ve öğrenir.
Her şeye anadili penceresinden bakarak algılamaya başlar. Kendini bu dille, en iyi şekilde anlatır, kendine anlatılanları da en iyi bu dille kavrar. Çünkü dil aynı zamanda düşünme, anlama, kavrama ve anlatma aracıdır. Dili sadece konuşma aracı olarak ifade etmek bilime terstir. Psikolojiye göre eğitim, kişide öğrenme yaşantıları yoluyla istendik davranış değişikleri oluşturma sürecidir.Eğitimin temel amacı, kültürün tüm nesillere yayılmasını sağlamaktır.Eğitim, insan doğmadan başlar ve ömür boyu sürer. Bebeklere, anne karnında müzik dinletme ve hikaye okuma etkinliklerden anlaşılacağı üzere eğitimin doğmadan önce başladığı görülmektedir.
Eğitim, insanî ve temel bir haktır. Herkes bu haktan eşit olarak yararlanmak durumundadır. Dil, kültürel bir mirastir. Herkesin anadilini ve kültürünü sevme ve geliştirme hakkı, devletlerin de bu hakkın kullanılmasıını hayata geçirme sorumluluğu vardır. Yapılan bilimsel araştırmalara göre erken yaşlarda baskın dile yoğun bir şekilde maruz kalan çocuklar kendi dillerini unutup sadece baskın dili kullanan tek dilli bireylere dönüşebilmekte, dil sonraki kuşaklara aktarılamamakta ve bir kültürel yok oluşlar yaşanabilmektedir. Yine yapılan bilimsel araştırmalara göre bir çocuk, 0 ile 6 yaş arasında annesinden ortalama 2500 kelime öğrenir, bu kelimelerin ne ifade ettiklerini kavramaya başlar, bu kavramlarla anlamaya, düşünmeye, konuşmaya ve yorum yapmaya başlar.
Kısacası bu ortalama 2500 kelime, çocuğun ilk dil sermayesidir. Sıfır ile altı yaş arasında çocuğun kişiliği şekillenmektedir; denebilir. Çocuk okul çağına gelinceye kadar temel dil becerilerini kazanır. Öğrendiği sözcüklerle düşünür, anlar ve dış dünya ile bağlantısını bu sözcüklerle, yani annesinden öğrendikleriyle ifade eder. Bir ülkenin çok dilli, çok kültürlü, olması büyük bir zenginliktir. Çok dillilik ülkelere hiçbir şey kaybettirmez, aksine çok şey kazandırır. Etkileşim olur, karşılıklı güven gelişir, birlik ve beraberlik ruhu pekişir. Bu durum ülkenin gelişmesine ve kalkınmasına katkı sunar.
Bu durumda birkaç şey dikkatle irdelenerek açıklığa kavuşturulmalıdır. Çünkü anadil eğitimi ile ana dilde eğitim birbirinden oldukça farklı iki önemli kavramdır. Her birey kendi anadilini özgürce öğrenme, öğretme, kullanma haklarına sahiptir. Ancak ülkelerin eğitim ve sosyal politika anlayışlarına göre kurdukları yapılarda toplumsal katmanların birbirlerini anlayan, birbirlerinden haberdar olan ve işlerlik halinde iş birliği ile varlıklarını sürdürebilmeleri için temel olarak anadilde eğitim gereklidir; bu da o ülkenin Anayasası ile belirlenmiş ve güvence altına alınmış resmî dilidir.
...................................................................*****........................................................................
İlkokul çocuklarının %50’sinin kolej sınavlarına katıldığını biliyoruz.
Kolej sınavlarında “başarılı” olanlar ise çağ nüfusunun ancak %10’u. “Başarısız” diye nitelenenlerin psikolojisi ile kim ilgileniyor meçhul! “Başarılı” diye nitelenenlerin psikolojik durumları da meçhul! İlkokul 3, 4 ve 5. sınıflarda sürekli olarak kolej sınavına endeksli bir eğitim, yarış, özel dersler ve yaş özelliklerinin gerektirdiği çocukluklarını yaşayamayan bizim çocuklarımız.
Bütün bunların sonunda da anadilde değil yabancı dilde sürdürülen bir eğitim. Kavram öğrenmenin en iyi anadilde olabildiği bilinmesine rağmen, bile bile yanlış bir sistem üzerine bina inşa etmeye çalışan bir Milli Eğitim Bakanlığı!
Ne için peki?
Amaç ne gerçekten? Ne bilimsellik ne de fırsat eşitliği gözetilmeden sürdürülen bir yöntem. Geçmişte bunun acıları çok yaşandı ancak popülist politikalar uğruna yeniden yaşatılmaya çalışılıyor ne yazık ki...