Cumhuriyet Neden Kuruldu?

Her 29 Ekim geldiğinde Cumhuriyet’in kuruluşunu kutluyor, bayraklarımızı asıyor ve tarihimizin önemli isimlerini anıyoruz. Ancak bir soruyu yeterince tartışıyor muyuz: Cumhuriyet neden kuruldu? Osmanlı Devleti başka bir yönetim modeliyle devam edemez miydi? Cumhuriyet’in ilanı bir zorunluluk muydu, yoksa dönemin şartlarında alınmış siyasi bir karar mıydı?

Her 29 Ekim geldiğinde Cumhuriyet’in kuruluşunu kutluyor, bayraklarımızı asıyor ve tarihimizin önemli isimlerini anıyoruz. Ancak bir soruyu yeterince tartışıyor muyuz: Cumhuriyet neden kuruldu? Osmanlı Devleti başka bir yönetim modeliyle devam edemez miydi? Cumhuriyet’in ilanı bir zorunluluk muydu, yoksa dönemin şartlarında alınmış siyasi bir karar mıydı?

Bu soruları sormak, geçmişe karşı çıkmak değildir. Aksine, geçmişi gerçekten anlamanın yolu, olayların nedenlerini sorgulamaktan geçer.

Bir imparatorluğun sonundan yeni bir devletin doğuşuna uzanan bu hikâyeyi anlamak için 1918’e dönmek gerekiyor.

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıktı. Mondros Mütarekesi’nin ardından Anadolu’da işgaller başladı. İstanbul, 16 Mart 1920’de resmen işgal edildi. Devletin geleceği belirsizleşirken yalnızca topraklar değil, milletin kendi kaderini belirleme imkânı da tehlikeye girmişti.

Mustafa Kemal Paşa’nın 22 Haziran 1919’da yayımlanan Amasya Genelgesi’ndeki şu ifade, yeni dönemin düşünsel temelini ortaya koyuyordu:

“Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”

Bu cümle, bir kurtuluş mücadelesinin ötesinde, egemenliğin kaynağına ilişkin önemli bir yaklaşımı ifade ediyordu. Artık ülkenin geleceğinin nasıl belirleneceği sorusu, Millî Mücadele’nin merkezindeydi.

23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Millî Mücadele, milletin temsilcilerinin bulunduğu bir meclis etrafında yürütüldü. Savaş kazanıldı, Mudanya Mütarekesi imzalandı ve Lozan Barış Antlaşması’yla yeni devletin uluslararası konumu şekillendi.

Ardından 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı.

İşte Cumhuriyet’e giden yolun en önemli dönemeçlerinden biri buydu. Çünkü artık yalnızca eski devletin yerine yeni bir devlet kurulması değil, devletin kim tarafından ve hangi esaslara göre yönetileceği meselesi de çözülmek zorundaydı.

Peki, saltanat neden kaldırıldı ve neden Cumhuriyet tercih edildi?

Saltanat sisteminde hükümdarlık hanedan üzerinden devam ediyordu. Cumhuriyet modelinde ise devlet başkanlığı seçim esasına dayanıyordu. Cumhuriyet’i kuran kadroların tercihi, devletin yönetimini hanedanın devamlılığı yerine millet egemenliği ilkesine dayandırmaktı.

Ancak burada önemli bir ayrıntı var: Cumhuriyet’in ilan edildiği gün, Türkiye’de bütün siyasi ve toplumsal sorunlar ortadan kalkmış değildi. Yeni devletin nasıl yönetileceği, hükümetin nasıl kurulacağı ve devlet başkanlığı makamının nasıl belirleneceği gibi meseleler de gündemdeydi.

28 Ekim akşamı ne oldu?

Cumhuriyet’in ilanına giden süreci anlamak için tarihî bir anekdotu hatırlamak gerekir.

1923 yılının ekim ayında hükümetin kurulmasında yaşanan güçlükler siyasi bir bunalıma yol açtı. 28 Ekim akşamı Mustafa Kemal Paşa, Çankaya Köşkü’nde arkadaşlarıyla bir araya geldi ve ertesi gün Cumhuriyet’i ilan edeceklerini açıkladı. O gece İsmet İnönü ile anayasa değişikliğine ilişkin hazırlık yapıldı. 29 Ekim’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan oylamayla Cumhuriyet kabul edildi ve Mustafa Kemal Paşa ilk cumhurbaşkanı seçildi.

Bu anekdot bize iki önemli noktayı düşündürüyor.

Birincisi, Cumhuriyet’in ilanı uzun bir tarihî dönüşümün sonucuydu. İkincisi, bu dönüşümün gerçekleşmesinde dönemin siyasi ihtiyaçları ve yönetim sorunları da etkiliydi.

Öyleyse Cumhuriyet, başka hiçbir seçeneğin mümkün olmadığı için mi kuruldu?

Bu soruya kesin bir tarihî hükümle cevap vermek doğru olmaz. Teorik olarak farklı anayasal modeller düşünülebilirdi. Ancak yaşanmamış bir tarihin nasıl sonuçlanacağını bilemeyiz. Bildiğimiz gerçek şudur: Millî Mücadele sonrasında saltanat kaldırılmış, egemenliğin millete ait olduğu anlayışı güç kazanmış ve Cumhuriyet bu siyasi dönüşümün yönetim biçimi olarak benimsenmiştir.

Asıl mesele, Cumhuriyet’in tek mümkün seçenek olup olmadığından çok, neden tercih edildiğini ve bu tercihin neyi değiştirmeyi amaçladığını anlamaktır.

Cumhuriyet ilan edilince her şey değişti mi?

Hayır. Bir yönetim biçiminin ilan edilmesi, toplumsal hayatın bütün sorunlarını kendiliğinden çözmez.

Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra eğitim, hukuk, ekonomi ve devlet yapısında önemli değişiklikler gerçekleştirildi. Ancak bu değişikliklerin toplumsal etkileri, uygulanma biçimleri ve tarihî sonuçları ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

Burada kendimize başka bir soru sormamız gerekiyor: Bir devletin Cumhuriyet olması tek başına yeterli midir, yoksa Cumhuriyet’in temelinde yer alan ilkelerin hayata geçirilmesi de gerekir mi?

Bir ülkede millet egemenliğinden söz ediliyorsa vatandaşların iradesi önemlidir. Hukukun üstünlüğünden söz ediliyorsa herkesin hukuk karşısında eşit olması gerekir. Liyakatten söz ediliyorsa görevlerin kişisel yakınlıklara değil, bilgi ve yeteneğe göre verilmesi beklenir.

Cumhuriyet’in ilanını yalnızca bir tarih olarak ele alırsak bu soruların önemini gözden kaçırabiliriz.

Çünkü mesele sadece devletin nasıl adlandırıldığı değil, vatandaşın o devlet içinde nasıl bir konuma sahip olduğudur.

Peki, Cumhuriyet kurulmasaydı ne olurdu?

Bu, tarih meraklılarının üzerinde düşünmesi gereken önemli bir sorudur. Ancak kesin cevap vermek mümkün değildir. Saltanatın devam ettiği anayasal bir sistem teorik olarak düşünülebilir. Fakat böyle bir sistemin Türkiye’yi hangi siyasi, ekonomik ve toplumsal sonuçlara götüreceğini bugünden kesin biçimde söylemek mümkün değildir.

Tarih, gerçekleşmiş olayları incelememize imkân verir; gerçekleşmemiş ihtimalleri ise ancak sınırlı ölçüde tartışabiliriz.

Bununla birlikte şu gerçeği göz ardı edemeyiz: Cumhuriyet’in ilanı, Türkiye’de egemenliğin kaynağı konusunda tarihî bir tercihti. Devlet yönetiminin hanedan esasından ayrılarak millet egemenliği ilkesiyle tanımlanması, yeni devletin kimliğinin temel unsurlarından biri oldu.

Bu nedenle Cumhuriyet’in kuruluşunu anlamak, yalnızca Atatürk’ü veya dönemin siyasi kadrolarını anlatmakla tamamlanamaz. Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki krizleri, Millî Mücadele’nin şartlarını, Meclis’in rolünü ve yeni devletin karşı karşıya kaldığı sorunları birlikte değerlendirmek gerekir.

Kıssadan hisse

Geçmişi anlamak, her kararı sorgusuzca kabul etmek de her kararı bugünün şartlarıyla yargılamak da değildir. Asıl mesele, o kararların hangi şartlarda alındığını, hangi sorunlara cevap vermeyi amaçladığını ve sonuçlarının ne olduğunu araştırmaktır.

Cumhuriyet neden kuruldu? Çünkü Millî Mücadele’nin ardından yeni devletin yönetim biçimi belirleniyordu ve kurucu kadrolar millet egemenliğini esas alan bir sistemi tercih etmişti.

Peki, bugün bize düşen nedir?

Geçmişin mirasını yalnızca törenlerle hatırlamak yerine, o mirasın anlamını kavramak; hukuku, sorumluluğu, vatandaşlık bilincini ve ortak geleceği tartışabilmek.

Çünkü tarihî bir kararın değerini anlamak, sadece o kararın alındığı günü bilmekle sınırlı değildir. O kararın neden alındığını ve bugüne ne bıraktığını da bilmek gerekir.

Belki de her 29 Ekim’de kendimize şu soruyu sormalıyız: Cumhuriyet’in neden kurulduğunu biliyoruz; peki, onun temelindeki millet egemenliği ve ortak sorumluluk düşüncesini bugün ne kadar anlayabiliyoruz?

Geçmişi anlamak, bugünü sorgulamak ve geleceği daha bilinçli kurmak için…

29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.
Bu haber 16 defa okunmuştur

:

:

:

: