Demokrasi kelime anlamıyla (Yunanca Demos: Halk ve Kratos: iktidar) Halk İktidarı’nı ifade etmektedir. Tarihsel gelişim süreci içerisinde demokrasi kavramı çağdaş anlamda bir kaç farklı ifade ile açıklanmıştır:
1- Doğrudan Demokrasi: Siyasal karar alma hakkının, çoğunluk yönetimi usulleri çerçevesinde hareket eden bütün yurttaşlar topluluğu tarafından doğrudan kullanıldığı demokrasi biçimidir.
2- Temsili Demokrasi: Yurttaşların aynı hakkı kişisel olarak değil, seçtikleri, yurttaşlara karşı sorumlu temsilciler aracılığıyla kullandıkları demokrasi biçimidir
3- Liberal Demokrasi: Bir tür temsili demokrasi olarak, bütün yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almak üzere, çoğunluk iktidarının belirli anayasal kısıtlamalar çerçevesi içinde uygulandığı demokrasi biçimidir.
4- Toplumsal Demokrasi: Toplumsal ve ekonomik farklılıkları, özellikle de özel mülkiyetin eşitsiz dağılımından doğan farklılıkları en aza indirmeye yönelen bir siyasal sistemdir.
Eski Yunan kent devletlerinde yasama organı tüm yurttaşların katılımıyla oluşmaktaydı. Nüfusun az olması, kadın ve kölelerin yurttaşlık hakkı olmaması gibi faktörler 'Doğrudan Demokrasi' olarak adlandırılan yönetim biçimini uygulanabilir kılmaktaydı. MÖ 400 yıllarında kent devletleri arasında çıkan savaşlar ve ardından Büyük İskender’in kurduğu imparatorluk bu yönetim biçiminin gücünü yitirmesine yol açmıştır. Hıristiyanlığın MS 300 yıllarında Roma'da benimsenmesi, çağlar boyu sürecek kilise devlet çatışmasını beraberinde getirmiştir. 16.yy’da Machiavelli kiliseye karşı laik devleti savunurken, ulus devlet kavramı ilk çağdaş tartışmasını başlatmıştır. Ancak Machiavelli'nin devlet anlayışı; her türlü etik kaygıdan uzak, kendi kurallarını kendi koyan, güçlü bir hükümdarın gerekliliğini vurgulamaktadır. 17.yy’da J.J. Rousseau, devletin ve hükümdarın gücünü tanrıdan değil ulustan aldığını savunmuştur. Rousseau'ya göre hukuk, yönetilen halkın iradesinden başka bir şey değildi. Devleti, insanlığın ahlaksal gelişimini en iyi biçimde gerçekleştirebilmesine olanak sağlayan bir ortam olarak değerlendiriyordu. Sağlıklı bir devletin kamu yararını gözettiği sürece var olabileceğini düşünüyordu. J.J. Rousseau toplumsal sözleşme sonucunda sözleşmeye katılan kişilerin varlığı dışında sözleşme ile manevi ve kolektif bir gücün oluştuğunu, bu kolektif kişiliğin ise devlet olduğunu söylemektedir. 18.yy’da Montesquieu, devletin yasama, yürütme, yargı erkleri arasındaki güçler ayrımını vurgulamıştır. 19.yy'da kapitalist ekonomi çerçevesinde gelişen liberal siyaset felsefesi ve anayasal devlet anlayışı egemendir. J.S. Mill, aydın bir seçmen kitlesinin iyi bir devlet yaratmaya, Bırakınız Yapsınlar-Bırakınız Geçsinler felsefesinin toplumsal uyum ve dengeyi sağlamaya yeteceğine inanıyordu. Milliyetçiliğin ve ulusal devletlerin hızla geliştiği bu dönemde, Alman düşünür Hegel, devleti siyasal örgütlenmenin en yüksek biçimi olarak tanımladı. Hegel'e göre birey gerçek özgürlüğüne ancak devlet içinde kavuşabilirdi. Hegel, sosyalist düşünürler üzerinde büyük etki yarattı. Karl Marx ve F.Engels'e göre feodalizmden bu yana her zaman bütün topluma ait bir kurum olarak görülen devlet, aslında egemen sınıfın baskı ve denetim aracı olmuştur. Hegel'in diyalektik yönetimini ayakları üzerine oturtan Marx ve Engels, devleti, var olan üretim biçimi ve ilişkilerinin sürmesini sağlamakla yükümlü olan sınıflar arası çatışmaları egemen sınıf lehine sonuçlandırmaya çalışan bir araç olarak tanımlar. Sınıfsız bir topluma ulaşıldığında gerçekten bütün topluma ait duruma gelen devlet, varlık nedeni ortadan kalkacağı için sönüp gidecektir. Bu kuramın pratiğe dönüşümü Lenin'in Sovyet devrimiyle proletarya (İşçi Sınıfı) diktatörlüğünün vurgulandığı bir biçimi yansıtır. 20.yy siyaset felsefesinde devlet kavramı, toplumsal ve ekonomik yapının, siyasal ve ideolojik düzeye yansımasına göre değişik uygulamalar gösterir. 20.yy’da liberal-kapitalist, sosyalist, faşist yönetim tarzları uygulama alanı bulmuştur. Devlet tanımı, tarihsel süreç içerisinde anlamını kazanmıştır. Zira devlet tanımlaması yaşanan çağın özelliklerine, siyasi ve idari yapısına, ideolojik yaklaşımlara göre farklılıklar göstermektedir. Devletin tanımlanmasında farklılıkların olması da bizlere devletin tarihsel bir gerçeklik olduğu gerçeğini vurgulamaktadır (Tanilli, S. ; 1993).
Peki, bu aktarımdan sonra bizdeki devleti ve demokrasiyi hangi eğilimler içinde ve hangi tarihsel süreç içinde değerlendirerek analiz etmek gerekmektedir? Bir ulusun, bir halkın, ortak emek ve çabaları ile tarihsel bir süreç bağlamında, bireysel, toplumsal ve kuşkusuz ki ulusal olarak pek çok aşamalardan geçerek, kendine emek vermesi, bu emek ölçüsünde, kurum kuruluş ve içyapılarını olumlayarak devinim halinde yenileşerek ilerlemesi gerekmez mi? Bu saptama kuram anlamında değil, olması gereken pratiklerin eylemsel dönüşümleri ile yansıması ve yer bulması anlamında yapılmaktadır. Çünkü işlevsel olmayan her şey gibi, söz konusu yapıda da deformasyon, gerileme ve çöküş yaşanması kaçınılmazdır. Olumlu gelişmeleri sağlayabilmenin ön koşulu olarak demokrasi eğitimi almış olmak temel etmenlerden biridir. Devletin reflekslerinin, güç kullanım alanlarını yurttaşlarının lehine ve yurttaşlarının hak ve özgürlüklerini gözetmesi anlamında çerçevelendirmesi zaten olması gerekendir; tartışmaya dahi açık olmayacak kadar açık ve nettir. Ancak günümüzdeki devlet ve demokraside hak aramak neredeyse suç olarak algılanmaktadır, değil mi? Devletin çoğu zaman çeşitli sivil toplum örgütleri ve sendikaları sermayenin kazanımlarını artırabilmek adına işlerine geldiği gibi farklı açılardan kışkırtarak çoğu zaman istendik bir kaos yarattıkları yaşadığımız süreçlerde gözlemlenmektedir. Kaosun kime/kimlere faydası olur diye sormanın belki şimdi tam zamanıdır. Halkın, refahta ve zenginlikte ortak paydada buluşturulması gerekir ve sosyal adalet herkese eşitlik getirmekle yükümlüdür çünkü. Tarih boyunca binlerce yıllık emeklerle, çekilmiş onca sıkıntının ardından, demokrasi, insan ve devlet yapılarını özümseyerek yaşama geçirmiş olan insanlık; yine binlerce yıldır rüşvet, yolsuzluk, karmaşa ve usulsüzlüklerden arınmak için de çabalamaktadır.
''Ne yaparsanız yapın halkın sizden nefret etmesine engel olun. Eğer ki halk sizden nefret ederse bunu size ödetir. Erdemli görünün. Amaçlarınızı saklayın ve unutturun'' diyor, 16.yy’da Niccolo Machiavelli. Merak ediyorum da özellikle Kıbrıs’ta müzakerelerin işleyişi ve içeriği ile ilgili içerdeki söylemleri ile dışarıdaki söylemleri çelişen ve tıkanan bizim bazı “devlet ve “demokrasi” havarilerimiz”, Machiavelli’yi mi örnek almaktadırlar?
KAYNAK:
Server Tanilli, 1993: Devlet ve Demokrasi (Özetlenerek aktarılmıştır.)