İlginç bir zamanda yaşıyoruz. Sürekli yeni değişimler ve eğilimler içindeyiz. Bazı belirgin eğilimleri dikkate almak, günümüz yönetim kademelerinde bulunan ve yarın bu eğilimlerle başa çıkmak durumunda kalacak olanlara yararlı bir çerçeve sağlar kanımca. Yetki ve görev devrinin öneminin artmasında rekabet ve üretkenlik, ekonomik değişiklikler, demografik değişikliklerdeki kontrollü veya kontrol dışı etmenler ve değişim hızı sayılabilir. Görev devri özet bir tanımla, operasyonel ya da yönetsel karakterde bir ya da birkaç anlamlı görev ya da sorumluluğun bir ya da birkaç asta verilmesidir. Görev ve yetki devri kuşkusuz ki bütün sorumlulukların önceden belirlenmiş olduğu, bütünsel olarak planlanmış görevlerin devri değildir. Görev devrinin farkı, etkili karar almanın başarılı yönetimin özü olduğudur. Yetki ve görev devredip etmeme, ne zaman devretme, neyi devretme ve kime devretme gibi sorular, yöneticilerin aldığı en kritik kararlar arasında yer alır. Ama farkındaysak eğer bu durum şu an iktidarda olan Sayın Eroğlu ve ekibini ve Eroğlu-Denktaş ittifakını hiç ama hiç ilgilendirmemektedir. İlle iktidar! En çok bana iktidar! Hadi paylaşalım bölüşelim… Sen Cumhurbaşkanı ol; ben müzakereci, sen de başbakan ol ki sana yakın olanlar sevinsin çünkü bakanları sen seçeceksin… Bakanlar da sevinsin bu bir silsile çünkü lay lay lommm! Peki halk ne olacak beyler?! Halk sizi kendine hizmet için seçti; kendi kendinize hizmet edin de bizi hezimete uğratın diye seçmedi!
***
Lütfen anımsayalım, geçen yıl bu zamanlar, benzer bir heyecan, farklı bir telaş yaşıyordu Kuzey Kıbrıs Türk halkı. Seçim vardı yine ve adaylar bizim bildiğimiz başbakanlık ve tek başına iktidar olma hedefindeydi. Ama şimdi durup bakınca, aslında Sayın Eroğlu’nun o zamandan Cumhurbaşkanlığı için (tabiri caizdir) yatırım yaptığını anlıyoruz. Amaç başbakanlık değilmiş! Amaç, ülkenin refah düzeyini yükseltmek, yatırımlar, yönetimlerde özgürlük, özerklik, müzakerelere destek değilmiş (Bunlar zaten yoktu; seçim çalışmalarındaki açıklamalarda. Bol keseden vatandaşlık dağıtımı ile sezon sonu ucuzluk satışlarını çatlatan kahve gezisi reklamlarıyla işe alma atışlarıydı.)! Amaç, önce başbakanlığı yakalamak; sonra kendi partili arkadaşlarını da galeyana getirip (e partiye bir başkan gerek, o başkan da başbakan olmayacak mı? Sen beni seçtir ben seni göreyim hikâyesi değil mi bu?) günü birlik destekler edinerek, daha da yukarılara tırmanma hırsıymış.
***
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi özetle der ki; insanlar çok çeşitli ve değişik ihtiyaçlarını tatmin etmek için motive olurlar ve bu ihtiyaçların önermelerine göre bir hiyerarşi oluşturma eğilimindedirler. Mc Gregor’un X ve Y kuramları ise bu duruma daha farklı bir açıdan bakar ki sanırım bu, tam da şimdilerde yaşadığımız sorunun temelidir. X teorisine göre, örgütsel hedeflere katkılarını sağlamak için, insanları kandırmak, yönlendirmek, tehdit etmek, zorlamak ya da başka bir şekilde kontrol etmek gerekir. X teorisi ayrıca insanların fazla inisiyatif ve hırs sahibi olmadığını, öz yönetimden çok yönelmeyi ve en başta güvenliği tercih ettiğini kabul eder. Kuzey Kıbrıs Türk halkı, Eroğlu ve Denktaşlar grubu tarafından muhtemeldir ki bu bağlamda düşünülmektedir. Aynı konuyla ilgili olarak, Y kuramı ise, insan doğasına çok daha geniş ve olumlu bir yaklaşım temsil eder. Y kuramı, insanların sadece fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçları değil, aynı zamanda başarı, kabul görme, çalışma zevki, katkı duygusu, yeni meydan okumalarla başa çıkma gibi ihtiyaçlar tarafından motive olduğunu varsayar. Bu da Sayın Talat ve ekibinin, dünyayı ve o gelişen dünya içinde kendi halkını algılama ve hatta halkının adanın yapısına ilişkin olumsuz algılarını da değiştirme eğiliminin özeti gibidir. Buradan hareketle bu kuramı politik bir söylemle formüle edersek x=Eroğlu, y=Talat ise x’i ihmal ederek çünkü sonuca katkısı olmadığı gibi gidiş yoluyla kargaşa yaratmaktadır, sonuca y (Talat)=Kuzey Kıbrıs Türk halkının hak ve özgürlük mücadelesi diyebiliriz!