“Dün dündür bugün bugündür” mantığı uzun yıllar politik yaşamıyla merkez sağa yön vermiş Türkiye’nin önemli politikacılarından Sayın Demirel’in Türkiye politik tarihine mal olmuş sözüyle ilgilidir. Hemen belirtmek gerekir ki Sayın Demirel Cumhurbaşkanı olduktan sonra sağ-sol-marjinal demeden, tüm halkını kucaklamaya çalışan bir lider olmaya ve bu anlamda makamının ağırlığını, vakur bir tarzla taşımaya çalışmıştır. Ancak hepimiz biliyoruz ki dün dediğimiz yaşanmışlıklar bugün bizleri, yarın için de geleceği bağlamaktadır. Hele ki söz konusu olan bir halkın, uzun zamandır süre giden mücadelesi içinde insanların kişisel tarihlerinin de biçimlenmesi ise, tartışmasız olarak başlangıçtan bugüne dek olan süreçteki veriler öne çıkmaktadır.
Yaşanacak bu son seçimlerin propaganda etkinliklerine baktığımızda, biraz insan profillerini analiz ettiğimizde görülen nedir? Sanki seçimler birbirine karıştı veya karıştırılmak isteniyor. Parlamento seçimlerinin, Cumhurbaşkanlığı, belediye başkanlığı ve hatta muhtar seçimlerinin, işin özü seçilmek istenen makamın temsil ettiği durum açısından, seçimlerin niteliğinin çok önemli farkları vardır; olmalıdır.
Parlamento üyelerini belirleme seçimlerinde, partiler ve partilerinden milletvekilliği için aday olan kişiler öne çıkar ve demokratik bir yarış içinde mücadele ederler. Ardından da hükümet kurulur, başbakan ve bakanlar belirlenir.
Cumhurbaşkanlığında, bir devletin liderliği için seçim yapılmaktadır, bir halkın en üst ve öncelikli makamıdır söz konusu olan. Bu noktada, iftira, karalama, yalan, boşa vaatler, halkı kandırma çabası, gençleri birbirine kışkırtma uğraşıları, halkı korkutma, bezdirme; anket adı altında kişilerin seçim özgürlüklerine müdahil olma tavırları kabul edilemez bir hal almıştır! Peki, bu neyin telaşıdır? Her yol mübah mı yani seçimler kazanılsın da hele! Bu neyin hırsı, 4. kez de seçilemezsem kaygısı mı? Bir başbakan, bir parti lideri benden sonra tufan diyorsa, bu mantıktaki çaresiz ve aslında dirençsiz düsturu görebilmek gereklidir.
Düne baktığımızda ne görüyoruz? Önce Sayın Denktaş’ın ve maalesef, çok olumlu uğraşıların yanı sıra Kıbrıs Türk halkını bezdiren, ırkçı, tecritle yaşamaya mahkum eden, çözümle ilgili hemen her şeye mesafeli durup hayır diyen, kan, göz yaşı, korku ve yer yer travma yaratan düzeydeki obsesif dürtüleri körükleyen bir Kıbrıs politikası içinde yaşayan, çocuklar, gençler, yaşlılar… 7’den 70’e, bu yapıdan pay alan bizler, hepimiz! Düne devam edelim, bitmedi… Arkasından Sayın Eroğlu dönemidir başlayan ki zaten var olduğu yapıya uyumda hiçbir sorun yaşanmamıştır, ayrıca da Denktaş ile birlikte yaşanmıştır hep, biri Cumhurbaşkanı diğeri Başbakan. Eroğlu ve çevresi, iktidar ve güç zemininde ortak çıkarlar anlamındaki paydaşları vs. vs. Görülecektir ki değişen bir şey olmamıştır halkın yaşamında. Halk, ne zaman kendisiyle ve istekleriyle ilgili bir şey söyleyecek olsa, korkutularak, sindirilerek ve elbette ki tehditlerle hizaya getirilmeye çalışılmıştır!
Ancak yakın geçmişte bu değişti, bunu halk değiştirdi. Halkın, yasemin devrimiyle yaptığı, tam da bu noktada, kadife bir baş kaldırma, şarkılı türkülü bir isyan ve kendini ifade ediş biçimiydi. Sonrası ise Talat dönemi olarak açılan yeni ve kaliteli, özgürlükten ve sosyal eşitlikten yana, statükoyla işi olmayan, hamasetten titizlikle uzak duran, yurttaşlarının hak ve özgürlüklerini Rum’a ve AB’ye ve muhatabı olan herkese, her kesime anlatmaktan usanmayan, devrimci ruhunu, ulusalcılığıyla bütünleştirirken asla militan veya marjinal bir yapı sergilemeyen, Sayın Talat; işte bugün ve bugün için yeni ve cesur bir dünyanın kapılarını ardına kadar açmak isteyen ekibi!
Dün dündür; doğru. Bugün de bugündür. Düne bakıp, hayallerimize, geleceğimize, umutlarımıza sahip çıkmalıyız. Hep beraber, hiç değilse bu kuşak, çözümü ve barışı yaşasın diye; Nâzım’ın dediğince; çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem gam yemem gayrı; diyebilmek için!