Sayer (1986, s.43) ve Kepenek’e (1990, s.21) göre, bir dünya sistemi olarak kapitalizm, 20. yüzyılda, çeşitli devresel ve bölgesel krizler yanında, iki büyük ve kapsamlı bunalım yaşamıştır. Bunlardan birincisi 1929 yılındadır. İkincisi ise 1970’li yılların ortasına doğru patlak vermiştir. 1929 bunalımından şiddetle etkilenen sistemin yeniden inşasında, sistem içi bir çözüm olarak kamu girişimciliği savunulmuştur. Gerçekten de, 1929 ekonomik bunalımı, en aşırı liberal ekonomi yanlılarını bile, piyasa mekanizmasının ekonomiye kendiliğinden ve dengeli biçimde yön vereceği konusunda kuşkuya düşürmüştür.
Keynes’in bunalımdan çıkmak için, talep doğurucu kamu harcamalarının arttırılması yönündeki önerileri de, bu gelişmeleri teşvik etmiştir. Her ne kadar, bu teşviklere geçici bir çözüm olarak bakılmışsa da, ikinci dünya savaşından sonra kamu girişimciliği yine ön plana çıkmıştır. Savaş sonrasında, hemen hemen bütün Avrupa ülkelerinde yaygın bir şekilde uygulanan ekonomiyi devlet eliyle canlandırma girişimleri, devlet mekanizmasının toplumsal örgütlenme içindeki yerinin yeni baştan gözden geçirilmesine ve sosyal refah devleti kavramının yerleşmesine yol açmıştır. Böylelikle, bütün yurttaşların refahının devlet tarafından üstlenildiği bir yapı söz konusu olmuş ve devletin ekonomik hayattaki yeri ve önemi artmıştır (Berberoğlu; 1987, s.16).
Savaş (1984, s.173) ve Şener (1986, s.43)’e göre, 1970’li yılların ortalarında baş gösteren stagflasyon (durgun şişkinlik) ile birlikte, uygulanan ekonomi politikaları ve bunların dayandığı teorik temeller hakkında ciddi tereddütler doğmuş ve 1929’da başlayan gelişmelerin tam tersi bir dalga ortaya çıkmıştır. Verimli ve etkin çalışmayan, doğal tekel (monopol) olmanın avantajlarını verimsiz bir yapılanma için gerekçe sayan, politik etkilenmeye açık bulunan ve en önemlisi de kamu açıklarının baş etkeni kabul edilen kamu teşebbüsleri, bunalımın suçlusu olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle, gelişmişlik düzeyi birbirinden çok farklı ekonomilerde faaliyet başlatılmıştır.
Kamu işletmelerinin özelleştirilmesi akımı, İngiltere’de, 1970’li yılların sonlarından itibaren, dönemin başbakanı demir leydi lakaplı Margaret Thatcher tarafından yaygınlaşmıştır. Yukarıdaki düşünceleri kabul eden ve devletin ana sanayi kollarındaki kontrolünün özel işletmeciliği sınırlandırdığını, piyasa hareketlerinde yapay hareketlere neden olduğunu, bütçe açıklarını ve dolayısıyla vergi artırımlarını zorunlu kıldığını kabul eden yaklaşımlar (Birch, 1988, s.25) bu harekete hız kazandırmıştır. Viravan’ a göre (1991, s.45) bu gelişmeler ile birlikte, 1989 yılında Berlin duvarının yıkılması, soğuk savaşın sona erişinin ve merkezi planlı ekonomiler ile kamu teşebbüslerinin, yerini piyasa ekonomisi ve özel teşebbüse devrettiği yeni bir ekonomik düzeninde başlangıç işareti olmuştur. Daha sonra da, Doğu ve Batı Avrupa Ülkeleri, ABD, Güney Asya Ülkeleri ve diğer gelişmekte olan ülkeler bu sürece katılmışlardır.
Özelleştirmenin hangi gerekçelerle neden yapıldığı konusunda çeşitli görüşler bulunmaktadır. Bu görüşlere göre özelleştirmenin amaçları aşağıdaki gibi gruplandırılabilir:
-Verimlilik artışının sağlanması
- Kamu sektörünün borçlanma gereğini azaltmak
- üretken kurumların karar verme sürecinie devlet tarafından müdahaleyi azaltmak
- Kamuda ücret düzeyinin tespitinde ortaya çıkan sorunlardan kurtulmak
- Hisse senedi mülkiyetini tabana yaymak
- Bir üretici kamu kurumunda çalışanların hisse senedi mülkiyetini artırmak
Peki, Kıbrıs’ın Kuzeyinde yapılmaya çalışılan şey özelleştirme mi?
Bunu kimse bilmiyor!
Çünkü bir durumdan diğer bir duruma geçişte devletin devlet geleneklerine ve yasalara göre hareket etmesi, konumlaması ve koşullar oluşturması gereklidir.
Bu bağlamda da devlet önce yasa çıkarır.
Şimdiki UBP hükümeti gibi o seçim bu seçim dolaşıp, kurultay, başkan, başbakan, Cumhurbaşkanı kulislerinden artakalan zamanlarda hükümet ve yönetim, yasama ve yürütme işi yapmaz!
Asli görevi olan yasama ve yürütmenin hatta yargının koordineli olarak devamlılığı ve işlevselliğinden sorumludur bir hükümet.
Ara sıra çalışınca da böyle olur işte, bir sabah toplumsal kaosa uyanırsınız ve bunu hazırlayan olarak da sorumlu olursunuz.
Bu hükümetin bunları yapmaya yetkisi vardır ama hakkı yoktur!
Halkına, ne yapacağını anlatmayan, açıklamayan, gereken tedbirleri alarak, yasalarla, durumu ve olası sonuçlarını tartışmaya açmadan “Bugün bunu yaptık! Siz de kabul edip susup oturacaksınız!” demek ne kadar demokratiktir?
Özelleştirmenin ne olduğu, gereklilikleri, uygulanabilirliği ve olası riskleri konuşulur, tartışılır ve ülkenin kendi koşullarına göre gereken uygulamalar ve tedbirler alınabilmelidir.
Bu bağlamda özelleştirmeye ne tümüyle iyi ne de tümüyle kötü demek anlamlı değildir kuşkusuz. Burada önemli olan, her ülkenin kendince işleyen ekonomik yapılarının dünya ekonomi politikalarıyla örtüşen yapısal düzenlemeyi sağlayabilmesidir.
Ekonomi uzmanlarına sorsalardı söylerlerdi; ama bu kadar kafa çalıştırmak için dâhi olmak gerekmez ki ,ortalama zekâ da bunu anlar diye ummuştuk desek…bir de insanı sevmek gerekir, gerçek anlamda yurtsever olmak gerekir ülkeniz için olumlu kararlar almak ve bir halkın onuru ile oynamamak adına…öyle seçim meydanlarında “güzel günler gelecek” diyerek, sağa sola iftira atarak, “ekonomik formüller cebimdedir” diyerek amacınız olan koltuklara oturabilirsiniz ama kralın çıplak olduğu da daha 15 ay geçmeden işte böyle ortaya çıkar ve takke düşüp kel görünür!
Ne ki irtifa kaybederken siz halka da kaybettiriyorsunuz…Özelleştirmeyi bile kendinize özel yaptınız ve “yüzünüze gözünüze bulaştırdınız” maalesef!
KAYNAKÇA
BERBEROĞLU İbrahim (1987), “Kamu İktisadi Teşebbüslerinin Özelleştirilmesi ve İngiltere Uygulaması”, Maliye Yazıları Dergisi, Sayı:6, Nisan-Mayıs/1987, s.16-32
BIRCH Micheal L. (1988), “Özelleştirme”, Para ve Sermaye Piyasası Dergisi, Yıl:10, Sayı:108, Şubat-1998, s.25-26