KTV’de 9 temmuz 2010 tarihinde, Bakan Çavuşoğlu program konuğuydu. Sayın bakandan önemli ve çarpıcı açıklamalar geldi. Mesela Sayın bakan, uzun yıllardır kamuyu yakından ilgilendiren ikinci iş anlamında, “kamu okullarında eğitim veren öğretmenlerin ikinci iş yapmaması konusunda gerekli yasayı uygulayacaklarını ve öğretmenlerin artık kesinlikle dershaneler, etütler veya evlerinde hiçbir gerekçe ile kazanç amaçlı ders veremeyeceğini” vurguladı. Bunun, işsiz öğretmenlerin iş bulmasını kolaylaştıracağına ve işsizliğin azalmasına sebep olacağına inanç belirten Çavuşoğlu, bu konuda denetimlerin yapılacağını, dershane ve etütlere bu konuda talimatların gönderildiğini ifade etti ve o yüzden herkesin önlemini almasını istedi. Bu konuda, biz de Sayın bakanla aynı düşünceleri paylaştığımızı ifade ettik geçmişte ve şimdi de bu yasanın işler hale gelmesini destekleriz. Ancak bir konunun daha altını çizmekte yarar görmekteyiz. Bazı dershaneler var ki, evet ikinci iş olarak çalıştırmıyorlar öğretmenlerini, ancak onlar da KKTC vatandaşı öğretmen kullanmak yerine ithal öğretmen kullanmaktadırlar ısrarla. Geçtiğimiz hükümet döneminde öğretmen ithali konusunda alınan kısıtlamalar hiçe sayılarak ve ülkemizde her alanda yüzlerce işsiz öğretmen varken bir yolunu bulup ithal öğretmen getirenler mevcutken bazı dershanelerde, yalnızca ikinci iş yapan öğretmenlerin üzerine gitmek ne kadar yeterli olacaktır, bu önlemler ve gençlerimize iş olanakları yaratma açısından? Hele yalnızca ikinci iş yapanların üzerine giderek ithal öğretmen kullananları rahat bırakmak, bir başka açıdan haksız rekabeti teşvik etmek olmuyor mu? Çünkü bu durum hem denetlemede, hem planlamada hem de uygulamada önemli ve onarılması zor sorunlar oluşturmaktadır. Eğitim devletin sorumluluğundaysa, devletin bu hizmeti nitelik ve nicelik ölçütlerini gözeterek herkese eşit ve işlevsel olarak sağlaması gereklidir. Devlet, buna mecburdur. Derseniz ki parayı veren düdüğü çalar ve devlet topluma asgari de olsa çağdaş eğitim olanaklarını sunmaz; o zaman anayasayı çiğnersiniz; anayasa, herkese eşit davranılması gerektiğini beyan ve teyit eder!
Bakan Nazım Çavuşoğlu, yaz dönemi Dini Bilgiler Öğretimi Kursları’nın bakanlığın mevzuatlarına göre düzenlendiğini, teftiş ve denetim açısından da gerekli hassasiyetin gösterildiğini söylemiştir. Anımsanırsa, CTP-BG iktidarı döneminde, bu kursların Eğitim Bakanlığı ile koordineli, okullarımızda, laik ve çağdaş öğretmenlerimizle, denetimleri yapılan; daha ileri seviyede kurs ve/veya dini eğitim isteyen belli sayıda öğrenci talebi olursa bunun dahi Eğitim Bakanlığı denetimiyle gereken biçimde yönlendirilebilmesine olanak ve ortam oluşturulması konusunda çalışmalar yapılmıştır. Şimdi Sayın Bakan da üç aşağı beş yukarı benzer temalardan hareketle ve eğitimci kimliğiyle işin içinde olması hasebiyle yerinde saptamalar yapmaktadır. Şimdi tam sırası değil mi; biz söylerken neden “tu kaka” dediniz bizim fikirlerimize, eyy UBP? Ve din derslerinin okullarda laik devlet anlayışı ile uygulanmasının bugüne kadar ne zararı görülmüştür ki son yıllarda özellikle kuran kursları konusu gündeme taşınmakta ve inançlar kaşınmaktadır? Her ortamda her fırsatta seslenmekteyiz, eğitim devlet politikası olmalıdır. Bu anlamda, planlama ve programlama yapılarak uygulamaya konulmalı, öğrenciler, öğretmenler ve eğitimle ilgili her veri bu anlamda titizlikle ele alınabilmelidir. Ulusal kaynaklarımızı kullanarak, geleceğe yatırım yapmanın yolu bu değil midir?
Son eğitim döneminde 3500 öğrencinin sınıfta kaldığını, bu kapsamda bakanlık olarak sınıfı geçmesi mümkün olanlara, yani 4 derse kadar kaldığı ders notuna göre bu mümkün olan öğrencilere 2 sınav hakkı tanıyacaklarını söyleyen Çavuşoğlu, herkesin sınava eşit girmesi için sınavların sorularının bakanlık tarafından hazırlanacağını ifade etti. Peki, yıl boyunca derslerine hakkını vererek çalışan öğrenciler için bu durum haksızlık değil midir? Bu sınav hakları, ders çalışan öğrenciye, çalışmasan da sınıfta kalsan da seni bir şekilde geçirmek için uğraşırız, mesajı değil midir? Hem tersten hem de düzden okuyunca, bu ek sınav hakları öğrencilere başarı değil de başarısızlığın yollarını açmakta değil midir acaba? Çocuklarımıza olumlu örnek olmak gerekiyorsa bunun yolu ek sınav hakkı ile herkesi başarılı diye eşitlemeye çalışmak olmamalı. Bazen biraz daha gayret etmek daha garantili ve anlamlı başarılar getirir. Aslında yapılması gereken davranışcı eğitim paradigması yerine, CTP-BG döneminde adımları atılan yapılandırmacı eğitim paradigmasını ve buna bağlı olarak da yapılandırmacı ölçme değerlendirme sistemlerini hayata geçirmek olmalıdır. Önemli olan her bir çocuğun kendi ilgi, bilgi ve yetenekleri doğrultusunda eğitim almalarının önünü açmak ve ülkemizin her alandaki insan kaynağını yaratmak değil midir?
Sayın Bakan tam gün eğitimle ilgili olarak ise ilginç açıklamalar yaptı. Dedi ki; tam gün eğitimin olabilmesi için önce okulların zamanında açılması gerekir! Okulların zamanında açılabilmesi için okullardaki iç düzenlemelerin, tamir, bakım, onarım vs. bitirilmiş olması gerekir! Öğretmenlerin vaktinde okula başlamaları gerekir! Sınıf düzenlemeleri, sınıf sayıları buna koşut öğretmen atamaları… Yönetici kadrosu ve atamalar… İşin özü Sayın Bakan bunları mamur ettik de tam gün eğitime mi fırsat kalıyor demek istiyor?! İyi ama Sayın Bakan bunları yapacak olan, sistem kuracak olan, bu sistemi işletecek olan, bu anlamda ek önleme gerek varsa şimdiden eylül atamaları için hareket etmesi gereken sizlersiniz! Kim yapacak bunları da hayal ürünü bir durumdan söz edercesine ütopik bir tablo çiziliyor. Bu kadar allame-i cihan mıdır okulların eksiklerini saptamak, öğrenci ve öğretmen gereksinimleri, yapılması gerekenleri sunmadınız mı yeni (!) hükümet programında, sizden önceki Sayın Bakan engin deneyimlerini paylaşmadıysa sizinle bilin ki bu hayırlara vesiledir; sıra sizde işte. Hani o meşhur söylemle, “Öğretmenler ve öğrenciler olmasa Maarif Bakanlığı öyle güzel yönetilir ki…” diyenlerden misiniz hep beraber yaşayıp göreceğiz…