Sayın Talat ile Sayın Hristofiyas başta “Yönetim ve Güç Paylaşımı” olmak üzere “Ekonomi” ve “AB” konularını en detaylı şekilde görüşmüşler ve oldukça ileri noktalarda uzlaşıya varmışlardı. 31 Mart 2010 tarihinde Sayın Talat tarafından düzenlenen bir basın toplantısı ile görüşmelerde liderlerin uzlaştıkları noktalar kamuoyuna da duyurulmuş ve ardından görüşmelere Kuzey Kıbrıs’ta 18 Nisan’da yapılacak olan CB seçimleri nedeniyle ara verilmişti.
Seçimlere giden süreçte Sayın Eroğlu Sayın Talat’ı Kıbrıslı Rumlara taviz vermekle suçluyor, 23 Mayıs ve 1 Temmuz 2008 tarihli anlaşmaları tek egemenlikten dolayı reddediyordu.
O dönemlerde Türkiye 4’lü, 5’li veya 6’lı toplantı önerirken çözüm sürecinin tıkanıklıklarını aşmak için, uluslar arası toplum da bir uluslar arası konferans için girişimler yürütüyordu. Kıbrıslı Rumların böylesi bir sürece çok yakın durmaması ve Kuzey Kıbrıs’taki seçimler nedeni ile konu sanki gündemden düşer gibi oldu…
Sonuçta Sayın Eroğlu CB oldu ve daha ilk günden Sayın Talat’ın bıraktığı yerden görüşmelere devam edeceğini ve ayrıca 23 Mayıs ve 1 Temmuz 2008 tarihlerinde liderlerin imzaladıkları çerçeve anlaşmalarına sadık olduğunu da duyurdu! Hatta BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’a yazdığı mektupta tüm bunları kaleme aldı ve görüşmelere devam edeceğini bildirdi…
Müzakerelere devam edeceğini bildiren Sayın Eroğlu’nun bu yaklaşımı BM tarafından değerlendirilince görüşmeler yeniden başladı. Her ne kadar görüşmelere Sayın Talat’ın bıraktığı yerden başlamayıp Sayın Hristofiyas’ın önerisi ile Mülkiyet konuları ile devam edildiyse ve Türk tarafındaki çeşitli çevrelerce bunun bir taktiksel hata olduğu belirtildiyse de, çözüm sürecinin devam etmesi amacı ile çok da fazla üzerine gidilmedi Sayın Eroğlu’nun bu konuda. Esas olan Kıbrıs’ta Federal bir çözüme ulaşmaksa atılan pozitif adımları desteklemek oldukça önemli olduğundan sürecin ilerlemesi ihtiyatlı da olsa desteklendi.
Bu süreç zarfında Türkiye’de 12 Eylül’de gerçekleşen Referandum da oldukça önemli bir gelişmeydi. Dünyanın, Avrupa’nın ve Kıbrıs’ın gözü Türkiye’de yaşanacak referanduma çevrildi bu süreçte. Birtakım çözüm karşıtı çevreler Türkiye’de referandum sonucunun “hayır” çıkmasını, böylelikle AKP hükümetinin yara almasını ve 2011 Haziran ayında Türkiye’de yapılacak seçimlerden dolayı Kıbrıs’taki çözüm sürecinin federal bir neticeye varmadan sona ermesini beklemekteydiler; olmadı…
Avrupa Birliği müzakere sürecindeki Türkiye’nin böylesine önemli bir konuda vermiş olduğu “evet” kararı oldukça önemli ve anlamlıdır. Türkiye bir taraftan demokratikleşme sürecini ilerletirken diğer taraftan da Avrupa Birliğinden vazgeçmediğini de kanıtlayarak yoluna devam etmektedir. Şimdi Türkiye’nin önünde Kıbrıs ve Limanlar konuları durmaktadır yeniden 2010 yılının sonuna gidildikçe…
Geçtiğimiz aylarda Gerek Türkiye’nin gerekse Uluslar arası toplumun büyük bir kısmının üzerinde durduğu ancak maalesef gerçekleşemeyen bir Uluslar arası konferans yapılması önerileri bugün en yaygın bir şekilde yeniden konuşulur olmaya başlamış ve özellikle 2010 yılı bitiminden önce bunun gerçekleşmesi için arayışlar sürdürülmeye başlanmıştır. Avrupa Birliğinde olduğu gibi Avrupa Konseyinde de Uluslar arası konferansın artık kaçınılmaz bir gereklilik olduğu sıkça vurgulanmaya ve bu konuda özellikle BM’nin etkin bir rol almasının zamanının geldiği belirtilmeye başlanmıştır.
Annan Planı ve referandumun ardından geçen yıllar göstermiştir ki liderler arasında yapılan görüşmelerde ve özellikle Sayın Talat ile Sayın Hristofiyas’ın geldikleri noktada artık neredeyse doyuma ulaşılmış, AİHM kararları ile de mülkiyet konularının çözüm yönü pekiştirilmiş, bundan sonra liderlerin son noktayı koyabilmeleri için uluslar arası toplumun mutlaka katalizör olması gereği ivedilikle ele alınması gereken bir boyut kazanmıştır çünkü daha fazla uzatılırsa bu süreç çözüm momenti kaçırılacak ve federal bir çözümün önü belki de uzun yıllar tıkalı kalacaktır. İşte tam da bu noktada artık bir Uluslar arası inisiyatifin gündeme gelmesi ve uzlaşı sağlanamayan konularda liderlerin birbirlerine yakınlaştırılması ve çözüm için hem desteklenmesi hem de cesaretlendirilmesi elzem olmuştur…
Bu saatten sonra artık esas gereken taraflara verilecek motivasyon ve her türlü destekle onların adım atmaları için gerekli cesaret ve iradenin gösterilmesini ortaya çıkarabilmektir kanımca…
Türkiye de bu konuda üzerine düşeni yapıp, özellikle 12 Eylül referandumunun ardından 2011 Haziran’ındaki genel seçim moduna da girmeden, yeniden ve içtenlikle bir Uluslar arası konferans istemini yinelemeli ve sıfır sorun politikasının içerisine Kıbrıs’ın da somut olarak girmesini sağlamalıdır bölgedeki ve dünyadaki artan gücünü ve kredibilitesini kullanarak… Bu konuda Yunanistan’a da büyük görev düşmektedir Sayın Hristofiyas’ın çözüm için cesaretlendirilmesi açısından.
Uluslar arası toplum bir uluslar arası konferansı artık sadece sözde değil eylemde de gerçekleştirmenin yolunu açmalıdır… Aksi halde liderler daha fazla ilerleyemeyeceklerdir ve bu da çözümsüzlüğün sürmesi anlamına gelir ki bu geleceğimiz açısından hiç de iyi sonuçlar doğurmayacaktır…Ne Kıbrıslı Türklerin, ne Kıbrıslı Rumların, ne de Türkiye ve bölge halklarının…