‘Hayır’cı liderlerin kurnazlıkları

Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların, 50 yıllık Kıbrıs sorununun çözümüne en çok yaklaştıkları olanak olan “Annan Planı”nın referanduma götürülmesi sürecinde, takındıkları ve sürdürdükleri “Hayır” ve “Ohi” kampanyaları ile Sayın Eroğlu ve Sayın Hristofiyas tarihin onlara verdiği “çözüm karşıtı liderler” sıfatlarını taşımaya devam etmektedirler.

Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların, 50 yıllık Kıbrıs sorununun çözümüne en çok yaklaştıkları olanak olan “Annan Planı”nın referanduma götürülmesi sürecinde, takındıkları ve sürdürdükleri “Hayır” ve “Ohi” kampanyaları ile Sayın Eroğlu ve Sayın Hristofiyas tarihin onlara verdiği “çözüm karşıtı liderler” sıfatlarını taşımaya devam etmektedirler. “Annan Planı’na karşı çıkan çözüm karşıtı” liderler olarak anılmalarına rağmen, bugün bu 2 liderin toplum liderleri olarak müzakere sürecini yürütmeleri ise bir “kara mizah” gibi durmaktadır. Her ne kadar Sayın Eroğlu’nun 2004 referandumuna karşı olan “hayırcı” tavrı Kıbrıslı Türkler tarafından rağbet görmediyse ve referandumda Kıbrıslı Türkler çözüme “evet” dediyseler bile, Sayın Hristofiyas’ın o dönemin Kıbrıslı Rum lideri Sayın Papadopulos ile aynı çizgide yer alıp yürüttüğü “hayır” kampanyası Kıbrıslı Rumları derinden etkilemiş ve AKEL desteği ile çözüm karşıtları referandumdan Kıbrıslı Rumlar adına çözüme “hayır” demeyi başarmışlar ve sorunu çözümsüzlüğe, çözümü ise bir başka bahara ötelemişlerdi. Referandumun ardından 2005 yılında yapılan CB seçimlerinde Sayın Talat CB olduktan sonra çözüm ve barış girişimlerini sürdürmüş ancak bu girişimler tüm dünyada takdir görürken Sayın Papadopulos’un, namı diğer “Mr. NO”nun “Ohi” duvarlarına çarparak sonuçsuz kalıyordu. Bu gelişmeler ya da gelişmemeler tam 3 yıl sürdü ve güneyde yapılan başkanlık seçimlerinde Sayın Hristofiyas başkan seçildi ve Sayın Talat’ın çağrılarına kulak vererek önce Lokmacı kapısının açılmasına ardından da 23 Mayıs ve 1 Temmuz 2008 doruk anlaşmalarının yapılmasına ortak oldu. Böylelikle 3 Eylül 2008’de bugün halen süren müzakereler başlamış oldu. Müzakerelerde Sayın Talat sürekli olarak yapıcı öneriler getirmekte, Kıbrıslı Rumların önerilerini dikkate alarak yakınlaşmalar sağlanmasına katkılar koymakta, tüm bunları yaparken Türkiye ile de paralel görüşleri de dikkate alarak hareket etmekte ve özellikle “Yönetim ve Güç Paylaşımı”, “AB ile ilişkiler” ve “Ekonomi” konularında büyük ilerlemeler kaydedilmesine öncülük etmekteydi. Sayın Hristofiyas ise Sayın Talat’ın gerisinde kalmaktan ve özellikle Sayın Talat’ın çözümcü ve barışcı lider olarak anılması ve Kıbrıslı Türklerin giderek dünyada daha da görünür, dinlenir ve anlaşılır olmasından artan bir şekilde huzursuz olmaya başlamış ve 2010 yılında kuzeyde yapılan CB seçimlerine giderken Sayın Talat ile birlikte vardıkları mutabakatları topluma 2 lider olarak deglere etmekten kaçınmaya çalışmıştı. Aslında Sayın Hristofiyas müzakere sürecinde varılan mutabakatları bırakın imzalamayı, bırakın birlikte deglere etmeyi, ayrı ayrı bile açıklamaktan itina etmiş ve Sayın Talat’ı bu süreçte yalnızlığa itmişti. Sayın Hristofiyas’ın bunu yapmasındaki en büyük etken muhtemelen Sayın Eroğlu’nun seçilmesi durumunda-ki Sayın Eroğlu tüm dünya tarafından çözüme karşı lider olarak bilinmekte-görüşme sürecinde Sayın Hristofiyas bunu kullanarak yeniden “çözüm havarisi” olarak görülebilecek ve Kıbrıslı Türklerin Sayın Eroğlu’nun çözüm karşıtı tutumları karşısında suçlanmasını ortaya dökebilecekti. Aslında plan iyi işliyordu Sayın Hristofiyas adına ve az bir oy farkı ile Sayın Talat kaybedip Sayın Eroğlu CB makamına oturuyordu. İşte ne olduysa bundan sonra oldu ve Sayın Hristofiyas’ın evdeki hesabı çarşıda tutmamaya başlıyordu çünkü Sayın Eroğlu daha seçildiği ilk gün Sayın BM Genel Sekreteri Ban’a gönderdiği mektupta müzakere sürecine kalındığı yerden devam etmeye hazır olduğunu ve 23 Mayıs ile 1 Temmuz doruk anlaşmalarını da kabul ettiğini belirtiyor ve herkesi şaşırtıyordu. Hal böyle olunca Sayın Hristofiyas müzakerelere “Yönetim ve Güç Paylaşımı” konusu ile değil “Mülkiyet” konusu ile devam etmeyi öneriyor ve Sayın Eroğlu da bunu kabul ederek aslında müzakere teknik ve taktikleri açısından bir “gaf” işliyordu. Sayın Hristofiyas bu öneriyi getirirken hem “Yönetim ve Güç Paylaşımı” konusunda Sayın Talat karşısında kabul ettiklerini unutturmak hem de çözümü en karmaşık hale gelen mülkiyet sorununda görüşmeleri batağa sürüklemek ve puan kazanmak arzusundaydı büyük bir olasılıkla. Şimdi müzakereler mülkiyetle devam ederken taraflar birbirlerine sundukları önerilerden karşı tarafın önerilerine doğru yanaşmamakta, sorunu toprak, garantiler, Maraş ve “yerleşikler” konuları ile ilişkilendirmeye çalışan Sayın Hristofiyas giderek yine puan kaybetmekte ve bir çözüm karşıtı lider olan Sayın Eroğlu karşısında bile çözüme yönelik yapıcı bir adım atamamaktadır. Şimdi 2 lider 18 Temmuz 2010 tarihinde BM Genel Sekreteri ile NY’ta 3’lü görüşme yapacaklar ve “tıkanan” görüşmelerin önünü açmaya çalışacaklar. Görüşmeleri bir neticeye vardırmak yerine karşı tarafı köşeye sıkıştırmak niyetinde olan anlayışlarla nereye kadar gidilebileceğini hep birlikte yaşayarak göreceğiz ancak bizlere düşen görev ise yaşamın ağır ekonomik ve sosyal olumsuzluklarını yaşarken mücadelemizi çok boyutlu olarak sürdürmek ve müzakere sürecinin sürmesini ve bir neticeye varmasını etkilemek ve sağlamak olmalıdır halk olarak. Kıbrıs’ta tüm sorunların anası olarak kabul edilen çözümsüzlük sürdükçe ne Kıbrıslı Türkler ne de Kıbrıslı Rumlar gerçek huzuru yakalayamayacaklardır düşüncesindeyim ancak bu bizi iç sorunlarımızın çözümünden de uzaklaştırmamalıdır.
Bu haber 124 defa okunmuştur

:

:

:

: