2 kutuplu dünyada, 1963-64, 1967 olaylarının ve 1974 yılında 15 Temmuz, 20 Temmuz ve 14 Ağustos’ların hangi gerekçelerle yaşandığı birçok yorumcunun kitaplarında belgeler de verilerek tartışılmış, analizler ve sentezler yapılmıştır.
2 kutuplu dünyada, 1963-64, 1967 olaylarının ve 1974 yılında 15 Temmuz, 20 Temmuz ve 14 Ağustos’ların hangi gerekçelerle yaşandığı birçok yorumcunun kitaplarında belgeler de verilerek tartışılmış, analizler ve sentezler yapılmıştır. Bu yazıda bunların üzerinde duracak değilim. 20 Temmuz 1974’ün hemen ardından toplanan 1. ve 2. Cenevre Konferansları’ndaki çabalar ve “kantonal bölgeler oluşturulması” önerileri de Kıbrıs’ta bir çözüme ulaşılmasına yetmemişti maalesef. Bugün geriye dönüp bakıldığında, Kıbrıs Sorunu’nun taraflar arasındaki esas belirleyicisi olan “yönetim ve güç paylaşımı” konusundan sonra zamanın ortaya çıkardığı en çetrefilli sorun olan göçler, göçmenler ve mülkiyet sorunlarının en minimum düzeyde yaşanacağı çözüm önerisiydi “kantonal bölgeler oluşturularak” federal bir yapı ile Kıbrıs Sorununun çözümü önerileri. Bilindiği gibi “kantonal bölgeler oluşturulması” yolu ile federal bir yapı kurulması 1. Cenevre konferansında Türkiye’nin önerileriyle gündeme gelmiş ancak sıcak savaşın da içerisinde bulunulmasından, Makarios’un darbe ile devrilmiş olmasından, Faşist Samson’un Cumhurbaşkanlığı Makamını işgal etmiş olmasından ve Yunanistan’da Cunta’nın henüz yıkılmamış olmasından ötürü yeterince tartışılamamış ve değerlendirilememiştir. Uluslar arası aktörlerin de bu konuda Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti üzerinde etkin bir ikna yöntemi kullanmaması, Türkiye’nin 14 Ağustos’ta 2. harekatı yapmasına fırsat yaratmış ve Kıbrıs adası bugünkü “Yeşil Hat” çizgileri ile “ikiye bölünmüştür”. O gün bu gündür resmi bir ateşkes anlaşması bile olmadan ateş kesilmiş ve 36 yıldır süren görüşmeler süreci başlamıştır. 1975 yılında zamanın Kıbrıslı Türk ve Rum Liderleri Denktaş ve Klerides arasında varılan bir mutabakat gereği “nüfus mübadelesi anlaşması” da yapılmış ve Kıbrıslı Türkler kuzeyde Kıbrıslı Rumlar da güneyde toplanmıştır. Bilahare, 1977 ve 1979 doruk anlaşmaları ile Denktaş-Makarios ve Denktaş-Kipriyanu 2 bölgeli 2 toplumlu bir federasyona ‘evet’ demişlerdir. Daha savaşın ve “bölünmenin” üzerinden çok yıl geçmemişti ancak uluslar arası toplumun çözüm konusunda yeterince ısrarcı olmaması 2 kutuplu dünyanın çelişkilerinin henüz ortadan kalkmamasından da kaynaklanıyordu. Bu Kıbrıslı Türk ve Rum halkları için büyük bir talihsizlikti diye düşünüyorum çözümün bir türlü gerçekleştirilme dinamiklerinin oluşmaması açısından. Zaman çözüm ve barışın aleyhine çalışıyordu. 1979 Doruk Anlaşması’nın üzerinden daha 1 yıl geçmeden bu kez de Türkiye’de askeri darbe yaşanması 12 Eylül 1980’de her şeyin üzerine tuz biber ekmişti. Evren Paşa hem Yunanistan’ın NATO’ya geri dönmesine hem de AB üyesi olmasına ses çıkarmayarak onay vermiş ve Kıbrıs sorununun çözümü ve Türkiye’nin de AB üyesi olması kozunu oynamamıştı maalesef. Zaten 1980’nin hemen öncesinde Sayın Ecevit dahi “onlar ortak biz Pazar mı olacağız” söylemi ile üyeliği reddetmişti. Sayın Evren Kıbrıs ile ilgili attığı adımlarda bu kadarla da kalmamış, 9 Kasım 1983’te yapılan seçimlerde Sayın Özal’ın başbakan olmasını 15 Kasım 1983’te KKTC’nin ilan edilmesi ile “renklendirerek” doruk anlaşmalarının da rayından çıkmasına ve Türkiye’de sivil idarenin müzakereleri ilerletme olasılığının önüne bomba gibi atmıştı. Doruk Anlaşmaları’ndan sonra sürece damga vuran çözüm girişimleri özellikle BM Genel Sekreterleri Perez De Cuellar, Butros Galli ve son olarak da Kofi Annan dönemlerinde yaşanmış ancak tümü de çeşitli nedenlerle 2 toplum tarafından çözüme ulaşacak şekilde değerlendirilememiştir. Her şeye rağmen tüm bu çalışmalar ve öneriler büyük bir birikim yaratmış ve şimdilerde BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un çözüm uğraşlarına temel teşkil etmektedir. Yıllardır süren müzakere süreçlerinde aslında konuşulmadık, tartışılmadık hiçbir konu kalmamıştır. Evet doğrudur, süreç kendi içerisinde yeni sorunlar oluşturmuştur; Örneğin mülkiyet konusu neredeyse sorunun özü kadar önemli ve karmaşık bir hal almıştır, ya da “yerleşikler” konusu önemli bir madde haline gelmiştir, AB üyeliği ve AB ile ilişkiler gündeme çıkmıştır, Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonlar süreci etkilemiştir; tüm bunlar doğrudur, ancak sorunun esası olan “yönetim ve güç paylaşımı” konusu en önemli konu olma özelliğini hiçbir dönemde kaybetmemiştir. 18 Kasım 2010 tarihinde Ban Ki Moon liderlerle New York’ta yaptığı toplantıda Sayın Talat’tan sonra yaşanan gelişmeleri yeterli görmediğini açık bir biçimde ifade etmiş ve liderlere Ocak 2011 sonuna kadar süre tanımıştır ilerleme kaydetmeleri açısından. Ocak ayı sonunda da Cenevre’ye çağırmıştır onları. Burada liderlere olduğu kadar özellikle Türkiye ve Yunanistan’a da büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. İngiltere’ye de. Yıllarca “çözümsüzlük çözümdür” politikalarını güdenlere yönelik ikna adımları atılmalı, gerekirse uluslar arası konferans mutlaka düzenlenmeli ve halkların arzu ettikleri ama bu günlerde umutsuz oldukları çözüme artık ulaşılmalıdır. Başta garantör ülkeler olmak üzere tüm uluslar arası Kıbrıs aktörlerinin Kıbrıs halklarına tarihten gelen borçlarını federal bir çözümle ödemeleri ve Birleşik Federal Kıbrıs’ın kurulması için inandırıcı, istekli, güven verici ve yapıcı olmaları gerekmektedir. Bu konuda çözümün maliyetinin de Kıbrıs halklarına ödettirilmemesi, insanlara aba altından sopa gösterilmeyerek ve sorumluluk alınarak çözüme motive edilmesi ve 2 kutuplu dünyanın yaratmış olduğu bu sorunun ve insanlık dramının sosyal, siyasal, toplumsal ve ekonomik yükünün de karşılanarak göçmen insanlara ödettirilmemesi oldukça önemlidir. 1974 yılında Cenevre’de başarılamayan çözüme 2011’de bir başka Cenevre toplantısında ulaşılması, en azından çözümün haritasının çizilmesi en büyük temennimizdir.