1978 yılında ODTÜ’de öğrenciyken katıldığım bir toplantıda, konuşmacılardan biri olan o dönem Türkiye’sinin senatörlerinden Sayın Ahmet Yıldız şöyle diyordu: “Gece 12’den sonra Ankara’da sokağa çıkıp apartmanlardaki dairelerde yanan ışıklara bakacaksınız. Hangi dairede ışık yanarsa gidip kapıyı çalınız. Göreceksiniz ki ya o dairelerdeki insanlar kumar oynuyorlar ya da ODTÜ’lüler ders çalışıyorlar”! ODTÜ’de dersler çok yoğun geçiyordu bizler öğrenciyken. Mutlaka yine öyledir diye düşünüyorum. Gece geç vakitlerde çalışma salonlarında ya da yurt odalarımızda çalışmaya oturur, günün ilk ışıklarına kadar çalışıyorduk. ODTÜ’de kazandığımız bu alışkanlıktan yani gece geç saatlere kadar çalışma ve kitap okuma alışkanlığından bugün oldu vazgeçemedim. Günün yorgunluğunu atarak ve ailemle sohbet ederek geçirdiğim akşam saatlerinden sonra eğer varsa TV’de izleyeceğim bir program onu da izler ve okumaya ya da yazmaya otururum gecenin ilerleyen saatlerinde. Gecenin sessizlik ve karanlığında konsantrasyonu da artıyor mu insanın bilmiyorum ancak gayet keyifli bir biçimde ben de eşim de kitaplarımızı okuyoruz, ya da o okuyor ben yazıyorum. 12 Eylül 1980 öncesi Türkiye’de yaşam her açıdan yoğundu. Gençler ülke sorunlarına karşı oldukça duyarlıydı ve ülkenin geleceği ile ilgili olarak çözüm önerileri de üretiyorlardı. Gerçi bir grup insan da düşünen insanlardan rahatsız olup farklı şekillerde örgütleniyor ve sözde milliyetçilik adına bağımsız ve demokratik bir Türkiye isteyen yurtsever gençlere saldırıyorlardı. 1960, 70 ve 80’lerde düşünen insanlara karşı yapılan saldırılar ve özellikle 12 Eylül 1980 askeri darbe sonrası yaşanan gelişmeler öylesine bir gençlik yarattı ki uzantıları bu günlere kadar uzanıyor ve örgütlü çalışmalar ve düşünce kulüpleri yerine genellikle toplum sorunlarından bihaber gençler yetiştiriliyor. Elbette tüm bu olumsuz gelişmelere rağmen kendilerini çok iyi yetiştirebilen ve düşünceleriyle toplumlarının gelişimlerine katkı koymaya çalışan gençler de yok değil ama 12 Eylül darbesinin Türkiye gençliğinin önünü kestiği de sanırım tartışma götürmez bir gerçekliktir. Neyse, konumuz bu değil bugün, bu yüzden yazımın bu bölümünde İngiltere’de yapılan ve medyaya da yansıyan bir araştırmadan bahsetmek istiyorum. İngiltere’de London School of Economics’te araştırmacı Satoshi Kanazawa ve arkadaşlarının yaptığı araştırmaya göre IQ’ları yüksek olan insanlar geceleri daha aktif bir biçimde çalışıyor ve bu nedenle de uykuya daha geç yatıyorlarmış. Bu sonuca benzer bir biçimde de IQ’ları daha düşük olanların erkenden uykuya yatmayı tercih ettikleri de araştırmanın bulgularından bir diğeri olmuş. Araştırmanın sonuçları tersten söylenirse, gece geç yatanların IQ’ları (zeka düzeyleri) erken yatanların IQ’larına göre daha yüksekmiş! Bu araştırmanın sonuçlarını yorumlayan İstanbul Amerikan Hastanesi Uyku Bozuklukları Uzmanı Dr. Sabri Derman “(…)Yaratıcı insanların daha geç yatmaya eğilimli oldukları uzun zamandır biliniyor. (…) Belki de yaratıcı insanlar o nedenle toplumda 09:00-18:00 iş saatlerine uyamıyorlar, rutin emekten çok zeka gerektiren, ama esnek mesaili işlere eğilimli oluyorlar.” diyor. Benzer bir biçimde Nörolog ve Uyku Bozuklukları Uzmanı Prof.Dr. Hakan Kaynak da “ (…) Geç uyuyanlar daha yaratıcı, daha sanatçı ruhlu olurken erken yatanlar ise daha üretken ve iş yaşamlarında daha çalışkan oluyorlar. Birisinin kafası akşam daha iyi çalışırken diğerininki ise gündüz daha iyi çalışıyor” demektedir. Bundan birkaç yıl önce okuduğum “sadece aptallar 8 saat uyur” isimli çok ilginç bir kitapta da insanların aslında ortalama 4-6 saat uykuya göre programlandığını ancak geleneklerden dolayı daha uzun süre uykuya küçücük yaşlardan itibaren anne-baba ve çevreleri tarafından alıştırıldıklarını belirtiyor ve doğada hemen hemen tüm canlıların güneş doğduğunda ayakta olduğunu, bir tek insanların ve özellikle de teknoloji geliştikçe ve metropollerde yaşadıkça güneş doğduğunda uykuda olabildiğinden bahsetmekteydi. Aynı kitapta gün içerisinde kısa aralıklarla 10-15 dakikalık periyotlarla bir-iki kez uyumanın insana enerji verdiği ileri sürülüyordu. Özellikle Akdeniz ülkelerinde bir gelenek olan ve geçmişte Kıbrıs’ta da çok yaygın olan “Siesta” yani 1 saatlik öğlen uykusunun insanın dinginliğini artıran bir unsur olduğu da belirtilmekte. Aslında Akdeniz ülkelerinde çok yaygın olan bir başka konu da çok sıcak olan yaz aylarında özellikle öğle saatlerinde dükkanların 1-2 saatliğine kapalı olması, öğleden sonraları da kamu iş yerlerinin yalnızca nöbetçi çalışanlar bırakarak açık olmasıdır. Bu günlerde Kıbrıs’ın kuzeyinde de hemen herkesin benimsemiş olduğu tek mesai uygulamasının çalışma saatlerinde bir türlü ülke koşullarına göre ayarlanamamış olmasının da yarattığı sorunlarla boğuşup durmaktayız. Sanırım her birey kendinin gecede kaç saat uyuması gerektiğini ve konsantre uykusunun ne zaman gerçekleşebildiğini kendisi bilebilir ancak geç yatmanın da sırf vakit geçirmek ya da vakit öldürmek için yapılmaması gerekir diye düşünüyorum. Önemli olan uyku dışındaki vaktimizi nasıl değerlendirdiğimiz olsa gerek.