Üniversiteler, toplumu yükselten aydınlanma merkezleri, toplumun yaşam damarlarıdır. Bu bağlamda öncelikle üniversitelerde düşünce özgürlüğünün önünde engel olan ve/veya olabilecek baskıcı uygulamalara yer verilmemelidir. Tüm üniversite bileşenleri düşüncelerini açıklama, siyaset yapma, örgütlenme özgürlüğüne sahip olmalıdırlar. Üniversiteler, toplumu ilgilendiren güncel politik sorunlar konusunda da düşünce üreten, toplumu duyarlılığa davet eden hem demokrasinin, hem de ait olduğu toplumun omurgasıdır.
Günümüz dünyasında, birçok ülkede eğitim sistemi, piyasacı ve özel çıkarı dikkate alan bir biçime büründürülmeye çalışılmaktadır. Oysaki temelde eğitim etkinlikleri, kapitalist doku içinde, insan aklı ve yaratıcılığının çıkarlarla mücadele alanıdır. Eğitim alanı ve onun en üst düzeyli üretici ve yayıcı organı olan üniversite, tarih boyunca insanlığın gelişmesine hizmet ettiği kadar, başat çevrelerce baskı ve denetim altına alınmaya da çalışılmıştır. Çünkü üniversitelerin görevi sadece çeşitli mesleklere yönelik eleman yetiştirmek değildir. Üniversiteler, ülkenin gereksinimlerine yönelik yeni teknolojiler üretebilmeli, demokratik, akademik özgürlükleri, bilimsel gelişim ve olanakları sağlamalı, yeniliklere öncülük edebilmeli, yeni bilimsel strateji ve politikalar geliştirebilmeli, toplumsal sorunlara duyarlı olmalıdır. Bu yönden üniversitelerde, özellikle insani değerler açısından asla ayrım yapılmamalı, otorite ve tabulara karşı, özgür ve eleştirel düşünme desteklenmeli, korku, sindirme ve baskı değil, eşit saygınlık ve demokratik barış ortamı yaratılabilmelidir. Çünkü üniversiteler, demokrasi, adalet, barış ve refah hedeflerine yönelik süreçlerde özel ve önemli bir misyona sahip kurumlardır. Bilinmelidir ki üniversitelerin en önemli özelliği, onu diğer eğitim kurumlarından ayıran temel özellik, temel fark, bilimsel araştırma yapmasıdır.
Kuşkusuz ki bilimsel araştırma yapmanın da kuralları vardır. Bu da bilimsel bir kavrayışa, bilimsel bir ortama sahip olmayı gerektirir. Bütün engellemelere karşın çalışarak, araştırarak belli yerlere ulaşmış bilim insanlarımız vardır ve çalıştıkları her ortamda kendi ışıklarını karanlıklara yaymaya çalışmışlardır. Ancak her sistemde olduğu gibi bu sistemde de aksayan, çalışmayan, yaratmayı körelten yapılar vardır; bunlar göz ardı edilmemeli ve mücadeleyi bırakmamak gereklidir. Bu da yeni ve işlevsel alternatifler ve çalışma ortamlarında seçeneklerin demokratik, seçilebilir, düşünülebilir ve uygulanabilir olmasıyla ilgilidir. Bu bağlamdan bakıldığında üniversitelerimiz için neler yapılmalıdır; nasıl önlemler alınmalıdır soruları tartışmaya açılmalıdır. Genel anlamda bu sorular için ilk akla gelen yanıtlar;
• Üniversitelerin genel ve özel amaçları ve gerçek anlamı netleştirilmelidir.
• Üniversiteler yapının iç dinamiklerine uygun özerk ve bilimsel özgürlük ortamı oluşturulmalıdır.
• Bir kurumun üniversite olması için gereken ulusal ve uluslar arası ölçütler açık, net ve bilim temelinde belirlenmelidir ve netleştirilmelidir.
• Coğrafi yapı, ulusal stratejik ölçütler, demografik yoğunluk ve bu merkezde saptanacak ulusal ve uluslar arası gereksinimler anlamında belli alanlara yoğunlaştırılmış uzman üniversiteler kurulmalıdır.
• Devlet ve özel sektörün üniversitelerle ilişkileri karşılıklı yararlar doğrultusunda değil öncelikle halkın ve ulusun yararı ve gereksinimlerini karşılama anlamında düzenlenebilmelidir.
• Üniversite eğitimindeki temel normlar saptanmalı ve geliştirecek önlemler alınabilmelidir. Bunlar; ezberci sistemden yaratıcı sisteme geçiş; orta öğretim ile lise eğitimini temellerinin bir sonraki basamaklara hazırlık anlamı taşıdığının bilinci ile müfredatların yenilenebilmesi; üniversitelerin geleceğinin iç ve dış pazarlarlara göre değil evrensel ölçütlere göre düzenlenmesi ile zaten kaliteli ve kalıcı ekonomik girdiye ulaşılabileceğinin göstergeleri hakkında toplumun bilgilendirilmesi olarak sıralanabilir.
Üniversiteler, içi boşaltılmış “Bilim” üreten, öğrencileri apolitikleştiren, hayatla bağlantı kurmayı engelleyen, öğrencileri ucuz iş gücü haline getiren, öğrencilere müşteri gözüyle bakan kurumlar olarak çalışmamalıdırlar. Darbeci, gerici zihniyet, üniversiteleri her ne sebeple olursa olsun kontrolüne alamamalıdır. Üniversitelerde teori ile pratik birbirini tamamlamayacak şekilde ve yeterli olarak verilmelidir. Çünkü düşünen insan, doğa ile barışık, paylaşımcı, çoğulcu bir toplumu yaratmaya çalışır. Bunun sonucunda üretimin “nimetleri” herkesin olabilir. Bilimsel kuramların varlığı, tartışılma yeri ve zemini üniversite kürsüleridir. Bu kapsamda yaşanabilecek boşluğun mistisizmle doldurulma riski vardır ve bu göz ardı edilmemelidir. Üniversite öğrencileri mistik güçlere bilimsel teorilerden daha fazla itibar eder duruma getirilmemelidir. Bunun en önemli duruşu da ilk gençlik zamanlarından itibaren ve yüksek öğrenimde de ağırlıklı olarak felsefe derslerinin eğitime dâhil edilmesidir ki sorgulamayı öğretmek için soru sormanın öneminin kazandırılması gereklidir. Öğrenci okula başladığında ne düşünüyorsa, çıktığında da aynı şeyleri düşünüyorsa sistemde ciddi bir hata olduğu bilinmelidir. Bilimi “korkutucu” gören devlet zihniyeti varsa ve bunu da bir eğitim politikası olarak uyguluyorsa asıl düşünülmesi gereken bu ve buna benzer algılarla, anlayışla nasıl mücadele edilebileceği olmalıdır. Günümüzde toplumsal ilişkiler yeniden yapılanmıştır. Buna koşut olarak da eğitim ve eğitsel içirik de değişime ve dönüşüme uğramıştır. Bilginin rekabet sağlayıcı bir unsur olarak öne çıktığı bu süreç tarihsel ve toplumsal bağlantılardan ve bağıntılardan uzak bir tanımlama ile “bilgi toplumu” olarak ifade edilmektedir. Tam da bu noktada, üniversiteler için yapılabilecek çıkarım, üniversitelerin başat işlev olarak inceleme, araştırma ve bilim insanı yetiştirme ereğine odaklanan ve özgür bir ortamda üretilen bilimsel bilgilerin yayılması ve yaygınlaştırılması sağlanmalıdır. Eğitim ve yayın etkinlikleri, yeniden ve adaletli olarak yapılandırılmalı, yaratıcı, verimli ve nitelikli hâle getirilmelidir.