Bugünlerde ülkemizin de içinde fiilen yer aldığı, hem öznesi hem nesnesi olarak rol üstlendiği fırtınalar, dünyanın da içinde bulunduğu bir doğal politik yörüngenin dönüşümü değil mi? Bir yerde sert esse rüzgârlar dünya o kadar daraldı ki aslında bir başka yerde deprem etkisi yaratabiliyor. Ancak biz, bu adaya o kadar ustalıkla ve o kadar sanki (!) gönül rızasıyla kapatılmışız ki neyi, ne zaman fark edip de dur diyeceğimizi de kestiremediler belki daha düne kadar. Oysaki toplumdaki huzursuzluk giderek tırmanırken elde kalan duyarlılıklar var sadece. Bütün bu hareketin kaynağı “bıçak kemiğe dayandı” duygusudur hepimizde. En çarpıcı örneklerden biri Güzelyurt’tur bu bağlamda. Ya da orijinal adıyla Omorfo. Rumcada “güzel” demek olan “Morphou”. Öyle ya da böyle, adını hak edecek bir güzelliğe sahiptirOmorfomuz, Güzelyurt’umuz.
Güzelyurt ilçesi yine bir başka güzel beldemizi daha barındırıyor içerisinde, adı Lefke olan. “Lefke sevgilim” diye hitap ediyor sevgili dostum Beratlı Lefke’mize, adına kitap yazıp armağan ederek bizlere. Bir ucu Limnidi’ye (Yeşilırmak), diğer ucu Filya’ya (Serhatköy) kadar uzanırken Omorfo’muz, diğer tüm köyleri ile de yemyeşil bir bölgemiz. Bir başkadır bu bölgemizin köyleri:Zodya (Bostancı), Gadagopya (Zümrütköy), Argaca (Akçay), Gabudi (Kalkanlı), Siyranohor (Yayla), Nigita (Güneşköy), Prasyo (Aydınköy), Gaziveren, Pendaya (Yeşilyurt), Xeros (Gemikonağı), Denizli, Avlona (Gayretköy), Angolem (Taşpınar), Mevlevi, Şahinler, Yuvacık, Bademliköy, Bağlıköy, Aplıç, Çamlıköy, Cengizköy, Doğancı (Elye), Yedidalga. Hepsi birer incir gibi dizilmişler güzelim Omorfo körfezine. Bir ucunda Lefke Avrupa Üniversitesi, diğer ucunda da Orta Doğu Teknik Üniversitesi bakışıyorlar karşılıklı iki tepe üzerinden birbirlerine.
Verimli topraklar üzerine yayılan bölgemiz adamızın narenciye üretim merkezidir. Kıbrıs adasının Güzelyurt’u narenciye bahçeleriyle çevrili adı gibi güzel bir yerleşim birimidir. Çok verimli toprakları bulunan Güzelyurt ilçesinde portakal, greyfurt, mandarin, çilek, üzüm, karpuz, kavun, nar, hurma, patates vedaha nice meyve ve çeşitli sebzeler yetiştirilmektedir. Burada yaşayıp da bunları bilmeyen var mı? Peki, ama şimdiki durum nedir? Çarşıda kısacık bir yürüyüş yapılsa Güzelyurt’ta ya da Lefke’de, veya yukarıda saydığımız köylerimizde hemen durum anlaşılıyor, ekonomist olmaya hacet yok! Esnaf, işçi, çalışan, dükkân sahibi olan en ufacık iş yerinden en büyük iş mekânına dek genel bir mutsuzluk, huzursuzluk ve umutsuzluk var. Çünkü evlerini geçindirmek, çocuklarını okutmak ve onlara gelecek hazırlamak sorumluluğunda olan bu bölgemizin insanları, Güzelyurt halkı, adanın geneli gibi belki ancak daha katmerli bir biçimdeçaresizleştirilmeye, umutlarını tüketmeye, muhtaç edilmeye çalışılmaktadır. Bugün de iktidarda olan UBP hükümetlerinin yıllardır uyguladıkları “Dilenme ve ganimet ekonomisi” ile anca buraya kadar yol alınır! Güzelyurt zamanında ürettiğini iç piyasaya satmakla kalmayan aynı zamanda ihraç da edebilen bir yapıdan “sinek kovalar” hale getirildiyse, nedir bunun sebebi hikmeti diye yıllardır soruyoruz. İnsanın onurlu ve kendini güven içinde hissederek yaşayabilmesinin en temel yolu, kuşkusuz ki temel gereksinimlerini karşılayabileceği bir gelire sahip olmasıdır ki devlet zaten bununla, bu imkanları oluşturmakla yükümlüdür. Bu memlekette en ucuz şey insan mı sizin için bilemem ama bizim için en kutsal değer insanın ta kendisidir ve insanlıktır. Bir Çin atasözü şöyle der: Yatırımı 2 yıllık düşünüyorsan pirinç yetiştir, 10 yıllık düşünüyorsan ağaç yetiştir, eğer asırlık düşünüyorsan insan yetiştir.
Güzelyurt’u seller aldı, yollar, evler, dükkânlar-işyerleri, insanlar sel altında kaldı, ne yaptınız? Güzelyurt en çok göç veren bölgedir, halkın kendi toprağında yaşaması adına ne önlemler aldınız? Güzelyurt en az yatırım yapılan bölgelerimizin başında geliyor, ama neden? İlk önce siz mi gözden çıkardınız? Nasılsa her pazarlıkta bir karış toprak vermem diye “bas bas” bağıranlar önce Güzelyurt’u konuştular daha 80’li yılların başlarındaki al gülüm ver gülümler zamanında. Güzelyurt insanı yine de “evet” dedi çözüme ve toplumumuzun dünyaya bağlanmasına buraları terk etme pahasına. Ancak seller almasına rağmen evleri, dükkanları ve her yerini Güzelyurt’un tam bir yıl önce, yine de dönüp yaralarını sarmadı bir karış toprak vermeyiz edebiyatı yapan zihniyet hala daha! Al gülüm ver gülümcüler göründüler boylarıyla da bir türlü destek olmadılar insanlarımıza. Ancak bilsinler ki, Güzelyurt’lularböyle “Dükkân Devlet” istemiyorlar! Yaşamak istiyorlar, üretmek istiyorlar, çalışmak istiyorlar, eşitlik ve adalet istiyorlar yalnızca…Geleceğe güvenle bakabilmek…
Hz. Ali’nin bir rüyası şöyle rivayet edilmektedir: Ashaptan (Hz. Peygamber Muhammed’in arkadaşları) Abdullah oğlu Cabir bir rüyasında, büyük ineklerin küçük inekleri sağdığını, hastaların sağları ziyaret ettiğini, kuru bir çay kenarında yemyeşil bahçeler bulunduğunu, minberde(camilerde imamın hutbe okuduğu yer) koca koca putlar durduğunu gördü. Bu, sıradan bir rüyaya benzemiyordu. Bunun önemli bir mesajı olmalıydı. Bu rüyayı yoracak kişi olarak ilk defa Hz. Ali aklına geldi. Hz. Peygamberin 'İlim beldesinin kapısı' diye nitelediği Hz. Ali ancak güvenilir bir açıklama getirebilirdi. Bu düşüncelerle rüyasını yordurmak üzere Hz. Ali'ye müracaat etti. Rüyasını tane tane anlattı ve ne anlama geldiğini yormasını rica etti.
Hz. Ali 'Yanlış yorumdan Allah korusun' diyerek söze başladı ve şöyle devam etti.
- 'Büyük ineklerin küçük inekleri sağması, yetki ve mevkilerini halkı soymak için kullanan görevlileri (amir ve memurları); hastaların sağları ziyaret etmesi, yoksulların hallerini arz etmek için zenginlerin peşinde koşmasını; kuru çay kenarında bulunan yemyeşil bahçeler, uzaktan veya dışarıdan bakıldığında çok büyük sanılan ve öyle ünlenmiş ama aslında içleri kupkuru çölden ibaret olan ilim adamlarını; minberde duran koca koca putlar ise, layık olmadığı halde ilmin, dinin ve devletin yüce makamlarına yükselmiş kimseleri ifade eder.'
Hayırdır inşallah hayırdır desek hayır olur mu bilmem de; sizce de bu rüya, bizim uzun bir zamandır uyanıp da kendimizi kurtarmaya çalıştığımız kâbusa benzemiyor mu?