Bir ülkenin adındaki ya da yönetim biçimi olarak tanımlarındaki demokrasi ve/veya cumhuriyet sözcükleri, ülkenin genel yönetim algısını ifade etmeye yetmez. Örneğin, biz Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yönetiminden uzaklaştırılırken ne demokrasi ne de cumhuriyet umursanmıştır. Kendi toplumumuzun hak ve özgürlüklerini savunmak adına verdiğimiz mücadele ve direnişteki kararlılık istenmemiştir ve gerekçesiz, nedensiz, anlamsız durdurmalarla ve elbette ki o dönemin olmazsa olmazı tehditlerle sindirilmek istenmiştir. KKTC ilan edilirken de biliyoruz içerideki dışarıdaki çalkantıları… Olası riskleri dile getirmeye çalışanlar ya da politik bir ön görü ile geleceğin sosyo-politik portresini çizenler ya susturuldu bir şekilde ya da bir ada klasiği olarak “vatan haini” olarak damgalanmak istendi. Sonuç geldiğimiz yerdir… Önce hayata ve dünyaya nereden bakıldığı netleştirilmelidir. Baktığınız yer ne gördüğünüzü belirler çünkü herkes kendi penceresinden ve kendi penceresi kadar bakar.
• Üretimden bir halkı uzak tutma politikaları sistematik olarak ve sakince yaşama geçirilirse…
• Sırf seçimler ve oyları uğruna bir odaya 10 kişi oturtulup verimli çalışmadan maaş ödenmişse…
• 29-30 yaşlarında en verimli dönemlerinde insanlar emekli edilerek emeklilik maaşına bağlanmışsa…
• İşin niteliğine göre insan değil insana göre iş yaratılmak için bir memuriyet standardı yaratılmışsa…
• Memurlaştırabildiklerimizden misiniz? diye her seçimde istihdamlar oluşturulup her seçimde ganimet piyasası yaratıp her seçimde arsa arazi dağıtılmışsa…
• Halk bu türden beklentilere alıştırılmışsa…
• Halk üretmeden tüketmeye bağımlı hale getirilmişse…
• Çözümsüzlükten beslenen politikalar içinde umarsız ve umutsuz bırakılıp susturulması adına da ulufe dağıtılmışsa…
• Yakın tarihin tanıklarından hala hayatta olanlar aktarabilirler, bin bir çeşit baskı, yıldırma, korkutma içinde yaşanmışsa…
• Ülkenin demografik yapısı her seçim öncesi biraz daha değiştirilmişse…
• Kalkınma planları ve geleceğe yönelik projeksiyonların yapılabilmesinin temel şartı olan nüfusun ve yapısının dahi bilinmemesi nedeniyle rastlantısal bir yaşam sürdürülmüşse…
• Sivilleşmenin ve çağdaş bir anayasanın hayata geçmesinin önünde sürekli olarak engeller oluşturulmuşsa…
• Emekten iş sahiplerine ve işyerlerine kadar el değiştirmelerin yaşanması ve yabancı sermayenin doğrudan devlet destekli Türkiye sermayesi durumuna getirilmişse…
• Kendi kendini yöneten bir halk durumundan giderek uzaklaştırılmışsa…
• TC Yardım heyetinin KKTC hükümeti ve makamlarının üzerinde davranır olması kanıksattırılmışsa…
Şimdi ırkçılık suçlamalarını en baştan reddederek sormanın tam da zamanıdır; KKTC’de:
• Okullar talebi karşılayamıyor;
• Hastaneler talebi karşılayamıyor;
• Hapishaneler talebi karşılayamıyor;
• Liman gümrükleri talebi karşılayamıyor;
• Trafik talebi karşılayamıyor;
• Sosyal hayattaki yapılanış talebi karşılayamıyor…
• Yatırımlara bütçe ayrılamıyor…
• Çevre sorunları giderek büyüyor…
• Toplumsal umutsuzluk artarken özgüven azalıyor…
Kendi toplumsal yapımızın içinde çözüm üretmemize, çare aramamıza, bunu da demokratik hak ve özgürlüklerimizden hareketle yapmamıza neden bu kadar tepki verilmektedir? Biz mi kimiz? Bize mi soruluyor “Sen kimsin be adam?” diye… Sağcısıyla solcusuyla, demokratıyla sosyalistiyle, marjinaliyle, partili veya partisiz, biz; Kıbrıslı Türkleriz ve gücümüzü de bu çok sesli demokrasinin her enstrümanına sahip çıkarak ürettiğimiz müziğe, kurduğumuz orkestraya sahip çıkmamıza borçluyuz. Hani diyorlar ya bir musibet bin nasihatten evladır diye, bizim hala kulağımıza küpe olmadı bu yaşadıklarımız… Ama böyle devam ederse bileğimize kelepçe olacaktır dikkat edelim!