Dil yâresi

İnsanlar konuştuklarından nasıl sorumluysa, sustuklarından da sorumludur.

İnsanlar konuştuklarından nasıl sorumluysa, sustuklarından da sorumludur. Aslında sustuklarımızdan daha da çok sorumluyuz çünkü susmak bir anlamda kabullenmektir ki neyi kabullendiğiniz kadar nasıl kabullendiğiniz de sizin hayata bakış açınızı, yaşam felsefenizi, kısaca ve kibarca yaşamın iyi ya da kötü yanlarına duruşunuzu da betimler, değil mi? Çok bilinen, ancak biz adalıların kendi sohbetleri dışında pek de dile getirilmeyen kimi vurgular belki biraz geç ifade buldu, ancak yaşanan son gelişmelerle birlikte belki de tam zamanında söylenmiş de olabilir. Bunu şimdiden yorumlamaktansa akışın seyrinde izlemekdaha yerinde olacaktır,ancak gelişmelerin Kıbrıslı-Türkiyeli ayrışmasını yaratmasına da seyirci kalmamak da gerekmektedir. Kıbrıs Türk halkının kendi iç dinamiklerine ve yaşamsal perspektiflerine baktığımızda en çok göze çarpan unsur bu toplumun çeşitli açılardan kıstırılmış, kuşatılmış ve kendini ifade edebilecek enstrumanlardan yoksun bırakılmışlığıdır. Bu kuşatılmışlığı hazırlayan, nedenlerinde ve sonuçlarında doğrudan belirleyici olan ise kesinlikle Kıbrıs Türk toplumu değildir. Bu küçücük adadaki bir avuç Kıbrıslı Türk halkı nedense yüzyıllardır amansız bir şekilde yok edilmek istendi. Kökü kurutulmak istendi. Her seferinde de bir şekilde ve yine yeniden kaldığı yerden ayağa kalktı, tabiri caizse küllerinden doğdu… Var olmayı da gelişmeyi de başardı hep Kıbrıslı Türkler; İngiliz döneminde de, 60’lı yıllarda da, 70’lerden 80’lerden sonra günümüze değin de… Kimsenin kuşkusu olmasın ki bundan sonra da var olacaktır… Hiç birimizin başını kuma gömerek bu son gelişen olayların dışında kalma, dışında yaşama seçeneğimiz yoktur! Gelin Kıbrıslı Türkleri derinleştirerek ve seslerini yükseltip konuşmaya mecbur kılınmak konusundaki ana aşamaları belirleyelim… Bunların en temeli yok sayılma/dikkate alınmama/kendi kendini idare edememe/hor görülme/yok olma vb duyguların psikolojisine düşürülmek istenen/düşürülen Kıbrıs Türk halkının bu duyguya ve bunun bir şekilde açıktan ve/veya örtülü olarak kabulettirilmeye çalışılmasıdır ki bunu önce malumdur ki Kıbrıslı Rumlar reva görmüştür bize! Kıbrıs Türk halkını 2. sınıf insan yerine koymak isteyerek, gettolara sürerek, toplum yaşamından, devlet işlerinden ve dünyadan kopartarak izole etme istenci bu fikirlerden yön bulmuştur yıllarca. Bunun ardından gelen süreçte ise başlangıçta iyi niyet ve duygusal bağların kuvvetini vurgulamak anlamında hepimizin kalbinde olumlu yer bulan “ana vatan, yavru vatan” söylemidir ki bu söylem zamanla “ben anneyim döverim de severimde, sen yavrusun haddini bil” ya da “biz Türkiye’siz hiçbir şey yapamayız, beceremeyiz, lokma gibi yutuluruz” sertleşmesinde anlam kaymasına uğratılarak hatta zaman zaman “hakaret hamiz” bir söyleme dönüşünce tepki almıştır Kıbrıslı Türklerden içten içe… Bu ekonomiyi biz bu hale getirmedik tek başımıza. Bu ekonomi, yıllarca hem Türkiye hem de Kıbrıs’ın kuzeyinin hükümetlerinin, el ele vererek ortaya konduğu “alan razı veren razı” bir iradenin tecellisidir ki, bu şekle itiraz eden herkes en az bir kez vatan haini olmakla da suçlanmıştır! Oysaki vatansever olmak kendi kendine yetmektir diye düşünenler de bu adada azımsanmayacak kadar çoktur. Bizim Türkiyeli eşimiz, dostumuz, arkadaşlarımız, anılarımız yok mu? Elbette ki var ve olacak. Ama adaya kayıt dışı olarak getirtilen/gelen/gelmesine seyirci kalınan insanlarla birlikte yaşamak adına çağdaş bir ortak payda ve demografik yapıyı bozmayan bir sistem istendidiye de suçlanmayı hak ettiği söylenemez Kıbrıslı Türklerin. Eğitim, sağlık, nüfus, iç işleri, dış işleri, adalet, çevre… Bütün bunlar buranın, adanın özgün coğrafi yapısı ve özgün değer normları ile gereksinimleri bazında tedbirlerle karşılanmalıdır. Dışarıdan her kim olursa olsun veya her nereden geliyor olursa olsun dayatan, kuşatan veya sindirmek, benzeştirmek, dönüştürmek anlamlarındaki baskıcı yapılar bize de diğer toplumlara olduğu gibi ters gelmektedir.Hele de bizim gibi küçücük bir adada ve nüfusumuzun çok az olduğu bir coğrafyada kendi nüfusumuzdan kat kat fazla bir nüfusun içerisinde yok olma tehlikeleri giderek yaşanıyor ve yaşatılıyorsa…Hele de emekçilerden tutun da sermayeye kadar tüm iş yerlerinin giderek el değiştirmesi ve yerel sermaye ve emekle kıyasla yabancı sermayenin ve emeğin hormonlanarak desteklenmesi kaygı verici boyutlara ulaşmışsa…Hatta kendi nüfus ve demografik yapısını net olarak bilemiyorsa bu kaygıları yaşayan toplumumuz, “ne oluyoruz?” diye de kaygılanmakta haksız mı oluyor? Sonuç olarak birbirimizi daha iyi anlamak için karşılıklı olarak gayret harcamalı ve empati yapmalıyız. Dinlemek ve anlamak… Her kafadan bir ses çıkarsa ne konuşan duyulur ne de ne söylediği anlaşılır. Cezalandırmak gibi bir kaygısı olan bizlerle konuşamaz da zaten çünkü burada hata baştan yapılmaktadır. Hani her fırsatta yatay ilişkiler diyorum ya… Yatayın özcesi; eşit; karşılıklı saygıya dayalı; günü birlik değil kalıcı iletişim ilişkileri nosyonunda… Gönül kırgınlıkları içindeyiz… En zoru dil yâresi… Ve dilin kemiği yok ki… İşte tüm bu neden ve kaygıları içselleştirerek yeni bir güne yeni bir dille başlamalı ve “ana-yavru” ilişkisini “2 kardeş-2 dost” ilişkisine dönüştürmeye yapıcı katkı koymalıyız...
Bu haber 201 defa okunmuştur

:

:

:

: