Garantörlükler sorgulanıyor

7 Mart Pazartesi günü Paris’te elimize geçen AKPA Hukuk Komitesi raporları arasında milli egemenlik ve garantörlüklerle ilgili uluslar arası hukuk raporu vardı.

7 Mart Pazartesi günü Paris’te elimize geçen AKPA Hukuk Komitesi raporları arasında milli egemenlik ve garantörlüklerle ilgili uluslar arası hukuk raporu vardı. Aynı günün akşamı Türk tarafı olarak bir toplantı gerçekleştirip bir strateji belirlememiz gerekiyordu. Konu 8 Mart günü görüşülüp oylanacağından ötürü büyük bir önem arz ediyordu. Aslında raporun büyük bir bölümüne katılmış olmamıza karşın özellikle garantör ülkelere örnek verilirken Kıbrıs Cumhuriyeti’nin üzerinden Türkiye’nin 1974’teki Kıbrıs olaylarına müdahalesi tek yanlı olarak ele alınıp Kıbrıslı Rumların mülkiyet haklarının ellerinden alınmasının yanı sıra yine 1974 yılında kayıp şahısların durumu gündeme getirilmiş ve bu garantörlüğün sorunları çözme yerine yeni sorunlar ortaya çıkmasına neden olmuştur denilmesi nedeni ile raporun Türkiye ve Kıbrıs’ın kuzeyini sıkıntıya sokacağı aşikar görülmektedir. En azından 8 Mart günü gerçekleşecek olan görüşmeyi ileri bir tarihe erteleyebilirsek raporu daha geniş bir biçimde inceleyip hazırlık yapabilme ve lobi çalışmaları için zaman kazanabilecektik. Öyle de yaptık ve girişimlerimiz sonucunda önerimiz kabul gördü ve raporun görüşülmesi 11-15 Nisan tarihlerinde Strasbourg’ta yapılacak toplantıya kaldı.

Raporda Türkiye’nin 1974’te Kıbrıs’a, NATO’nun 1999’da Kosova’ya ve Rusya Federasyonu’nun 2008’de Gürcistan’a yaptıkları askeri müdahalelerin birçok insan hakları ihlallerini doğurduğunu ancak buna karşın sorunların da çözülmediğinden bahsediliyor. Hatta Kıbrıs örneğinde olduğu gibi askeri güç kullanılarak bağımsızlığın tehdit edildiği ve hatta ayrı yönetimler kurdurulduğundan da bahsediyor rapor. 37 yıldır Kıbrıs’ın de facto olarak 2’ye bölündüğünden ve bir türlü çözüme ulaşılamadığından da bahseden rapor artık günümüz koşullarında garantörlüklerin gereğinin kalmadığına hatta garantörlerin garantörlüklerini kötüye kullandıklarından dolayı hiçbir zaman da amacına ulaşmadığından bahsediyor. Erteleme isterken yaptığımız konuşmada müzakere sürecinin içerisinde olduğumuzu, bugün alınacak bir kararın müzakereleri negatif etkileyebileceğini, uluslar arası bir konferans düzenlenmesinin elzem olduğunu bahsettik ve zaten raporun elimize geç geldiğinden dolayı inceleme şansımız olmadığını belirterek erteleme önerisi vermiştik. Şimdi yapmamız gereken bir taraftan bu raporun görüşüleceği güne kadar en iyi şekilde hazırlanıp toplantıya gitmek, diğer taraftan da müzakere sürecinde daha aktif olacak şekilde öneriler geliştirip masaya götürmek ve çözümü zorlamak olmalıdır düşüncesindeyim.

Görülüyor ki Kıbrıslı Rumlar zamana oynayarak kazanmayı kendilerine hedef seçmişler. Yine görülüyor ki uluslar arası hukuku bile yeniden yorumlattırma başarısını dahi elde edebiliyorlar. Bizlerin yapması gereken gerek masada aktif olmak ve gerekse de Türkiye’nin 7-8 yıl önce olduğu gibi bir adım önde olma politikasını yeniden gündeme taşıması olmalıdır. Aksi halde zaten varoluş mücadelesi veren Kıbrıslı Türkler olarak bizleri daha da zor günler bekleyebilir.

Bir taraftan petrol gaz durumları, diğer taraftan su kaynaklarının Kıbrıs’a taşınması, ayrıca Türkiye’nin bölgede artan gücü ve enerji köprüsü olması yanı sıra Türkiye’nin AB müzakere süreci hep birlikte dikkate alınarak son dönemlerde Arap ülkelerinde gelişen olaylar da değerlendirilerek Kıbrıs’ta Birleşik Federal Kıbrıs çözümü ivedileştirilmeli ve buna da Sayın Talat tarafından Rum tarafına 4 Ocak 2010 tarihinde verilen paket önerileri dikkate getirmekle başlanmalıdır bence. Bu arada da Türkiye’nin dünyayı olumlu olarak şaşırtabileceği adımları atmasının da tam zamanıdır diye düşünüyorum. Bu konuları tartışmaya önümüzdeki günlerde devam edeceğe benziyoruz.
Bu haber 226 defa okunmuştur

:

:

:

: