Ülkem, umudun rengi

Bin bahar kokusu içinde, içimde yağmur damlalarıyla ve yağmayan bulutlarla göz göze… Savrulup akıyor yasemin kokuları; savrulup akıyor çocukluğumun taş avlularda yankılanan ayak sesleri.

Bin bahar kokusu içinde, içimde yağmur damlalarıyla ve yağmayan bulutlarla göz göze… Savrulup akıyor yasemin kokuları; savrulup akıyor çocukluğumun taş avlularda yankılanan ayak sesleri. Annemin yemek yapan elleri; babamın genizden gelen boğuk gülüşü ve bahçede, rüzgârla dans eden temiz çamaşırlara vuran güneş. Ben anımsadıkça çoğalıyor sanki anılar; ben çocukluğumdaki beni anımsamıyorum aslında ve aslında unutmadım da. Bilmem ki nasıl tarif edilir… Tarif edilebilir mi, “anılaştırmak istemedim seni” demek? Anı olmanı istemedim, demenin başka bir yolu var mı? Anı olursan, uzak bir geçmişin satır başı olmaz mısın hayatımdaki? Oysa ben, sakladım seni. Temiz ve ütülü, kenarında dantelden sabırlar işli bohçalara sardım. Kıyamadım, unutmak istemedim; bir hikâyenin rivayeti gibi, bir tahta sandalyenin tevatürü gibi yapayalnız kal istemedim… Arada bir açtım baktım sana, orda mısın diye incecik bir hayaldi senin suretinden anımsadığım ve sancılı da olsa kararlı bir deli yürek…

Benim yaşadığım ülkede uzun zamandır puslu, soluk gri bir gökyüzü var; yürek telaşı, planlama kaygısı, koşturmacalar içinde kendine bakamama duygusuyla şekillenen hayatlar içinde, ışıksız bir bahar bu ve mayıs gül mevsimidir… Gancellileri saran sarmaşık gülleri… Çiçeğe duran bademler biliyorum, bademler ne zaman özgürleşecek diye soran içi havuz sesli, çocuk gözlerim var. Bin bahar kokusu içinde hiçbir cadde, hiçbir sokak özgürlüğe kapanmasa; çünkü ben barikatlardan koşar adım geçtim, ben barikatlardan ellerim barut kokmadan geçtim. Babamın zincire vurulmak istenen bedenini gördüm, annemin çeyiz sandığına sakladığı “evlatlarıma bir şey olmasın” diye büyüttüğü can korkularını gördüm. Biz çok erken yüzleştik kendi yüreklerimizle. Korkuları var insanın umutları da; hayalleri var kaçışları da. Ama ben, çocukluğuma, gençlik yıllarıma onurlu olmak için, her durumda ve her koşulda beni ben yapan, merkezine insan sevgisini koyduğum inancımı kendimde koruyup saklayacağıma söz verdim. Bir an, bir gün vazgeçmedim barışa inanmaktan ve dönmedim sözümden. Ezilip büzülse de yüreğim, yaralansa da tekrar tekrar kapandı sandığım yaralarımın kabuğunu sıyırıp kanatırcasına, sesim soluğum yetmese de, yorulsam da kimi zaman; çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım benim yüreğimin düşlerindeki penceresidir rengârenk uçurtmalara, tombul serçelerin cıvıltısına açılan.

Şimdi kendi hayatımın akan nehri içinde sonsuz bir denize akan bir yolun umuduyla yazıyorum kendimi. Gözlerindeki ışıktan, ateşten, umuttan güç aldığım sevda renkli gençlerin, eşikteki, beşikteki gül kokulu bebeklerin elleri var ellerimizde. Yüreğinde Kıbrıs türküsü söyleyen nenelerin, dedelerin evvel zaman bereketleri var ellerimizde. Bu toprağın çilesiyle, bu toprağın ekmeğiyle çocuklarını doğuran anaların gün yüzleri var ellerimizde. Biz, emekten, insandan, doğruluktan, haktan, adaletten, eşitlikten, halkların kardeşliğinden ve barıştan vazgeçmeyeceğiz. Biz, kim ne derse desin; kim ne yaparsa yapsın ve isterse tüm dünya karşımızda dursun, bu adadan, Kıbrıs’tan, Kıbrıslı olmaktan vazgeçmeyeceğiz. Anlamıyor musunuz biz seviyoruz ülkemizi ve bu memleket bizim…

Vakit çok erken. Gizemli bir esinti var, denizin iyotlu, tuzlu, nemli ve sakin huzurunu getiren. Ellerimde şiirli kelimeler, bahçemde sihirli çiçekler, bir kitaba başlar gibi yeniden umutlar toplayıp yüreğime, halkıma yürüyorum. Çünkü ben bu halkın neler yapabildiğini gördüm ve biliyorum.
Bu haber 84 defa okunmuştur

:

:

:

: