ÜLKEM
Benim yaşadığım ülkede uzun zamandır kavurucu sıcaklarla birlikte yanan bir gökyüzü var; yürek telaşı, planlama kaygısı, koşturmacalar içinde kendine bakamama duygusuyla şekillenen hayatlar içinde, ışıksız bir yaz bu ve ağustos yasemin mevsimidir… Gancellileri saran güzelim yaseminler… Bin bahar kokusu içinde hiçbir cadde, hiçbir sokak özgürlüğe kapanmasa; çünkü ben barikatlardan koşar adım geçtim, ben barikatlardan ellerim barut kokmadan geçtim. Babamın zincire vurulmak istenen bedenini gördüm, annemin çeyiz sandığına sakladığı “evlatlarıma bir şey olmasın” diye büyüttüğü can korkularını gördüm.
Biz çok erken yüzleştik kendi yüreklerimizle. Ezilip büzülse de yüreklerimiz, yaralansa da tekrar tekrar kapandı sandığımız yaralarımızın kabuğunu sıyırıp kanatırcasına, sesimiz soluğumuz yetmese de, yorulsak da kimi zaman; çocukluğumuz ve ilk gençlik yıllarımız bizim yüreklerimizin düşlerindeki penceresidir rengârenk uçurtmalara, tombul serçelerin cıvıltısına açılan. Biz, emekten, insandan, doğruluktan, haktan, adaletten, eşitlikten, halkların kardeşliğinden ve barıştan vazgeçmeyeceğiz. Biz, kim ne derse desin; kim ne yaparsa yapsın ve isterse tüm dünya karşımızda dursun, bu adadan, Kıbrıs’tan, Kıbrıslı olmaktan vazgeçmeyeceğiz.
Anlamıyor musunuz biz seviyoruz ülkemizi ve bu memleket bizim…
GÜZELYURT
Vakit çok erken. Gizemli bir esinti var, denizin iyotlu, tuzlu, nemli ve sakin huzurunu getiren. Ellerimizde şiirli kelimeler, bahçelerimizde sihirli çiçekler, bir kitaba başlar gibi yeniden umutlar toplayıp yüreklerimize, halkımıza yürüyoruz. Çünkü biz bu halkın neler yapabildiğini gördük ve biliyoruz.
Bugünlerde ülkemizin de içinde fiilen yer aldığı, hem öznesi hem nesnesi olarak rol üstlendiği fırtınalar, dünyanın da içinde bulunduğu bir doğal politik yörüngenin dönüşümü değil mi? Bir yerde sert esse rüzgârlar dünya o kadar daraldı ki aslında bir başka yerde deprem etkisi yaratabiliyor.
Ancak biz, bu adaya o kadar ustalıkla ve o kadar sanki (!) gönül rızasıyla kapatılmışız ki neyi, ne zaman fark edip de dur diyeceğimizi de kestiremediler belki daha düne kadar. Oysaki toplumdaki huzursuzluk giderek tırmanırken elde kalan duyarlılıklar var sadece. Bütün bu hareketin kaynağı “bıçak kemiğe dayandı” duygusudur hepimizde.
En çarpıcı örneklerden biri Güzelyurt’tur bu bağlamda. Ya da orijinal adıyla Omorfo. Rumcada “güzel” demek olan “Morphou”. Öyle ya da böyle, adını hak edecek bir güzelliğe sahiptir Omorfomuz, Güzelyurt’umuz.
Verimli topraklar üzerine yayılan bölgemiz adamızın narenciye üretim merkezidir. Peki, ama şimdiki durum nedir? Çarşıda kısacık bir yürüyüş yapılsa Güzelyurt’ta ya da Lefke’de, veya köylerimizde hemen durum anlaşılıyor, ekonomist olmaya da hacet yok!
Esnaf, işçi, çalışan, dükkân sahibi olan en ufacık iş yerinden en büyük iş mekânına dek genel bir mutsuzluk, huzursuzluk ve umutsuzluk var. Çünkü evlerini geçindirmek, çocuklarını okutmak ve onlara gelecek hazırlamak sorumluluğunda olan bu bölgemizin insanları, Güzelyurt halkı, adanın geneli gibi belki ancak daha katmerli bir biçimde çaresizleştirilmeye, umutlarını tüketmeye, muhtaç edilmeye çalışılmaktadır.
Güzelyurt’u seller aldı, yollar, evler, dükkânlar-işyerleri, insanlar sel altında kaldı, ne yaptınız UBP hükümeti olarak?
Güzelyurt en çok göç veren bölgedir, halkın kendi toprağında yaşaması adına ne önlemler aldınız UBP hükümeti olarak?
Güzelyurt en az yatırım yapılan bölgelerimizin başında geliyor, ama neden? İlk önce siz mi gözden çıkardınız? Nasılsa her pazarlıkta bir karış toprak vermem diye “bas bas bağıranlar” önce Güzelyurt’u konuştular daha 80’li yılların başlarındaki al gülüm ver gülümler zamanında.
Güzelyurt insanı yine de “evet” dedi çözüme ve toplumumuzun dünyaya bağlanmasına buraları terk etme pahasına. Ancak seller almasına rağmen evleri, dükkanları ve her yerini, yine de dönüp yaralarını sarmadı bir karış toprak vermeyiz edebiyatı yapan zihniyet hala daha!
“Al gülüm ver gülüm”cüler göründüler boylarıyla da bir türlü destek olmadılar insanlarımıza.
KENT OLABİLMEK
Kentler, altyapısı gelişmiş, ekonomik göstergeleri iyi, daha iyi eğitim, sağlık ve iş olanakları sağlayan yerleşim yerleri olarak kabul edilmektedir. Ama biliyoruz ki hızlı ve genellikle de plansız kentleşmeler, yoksulluğu, çevrenin yıpranmasını, yaşayanların hizmetlerden yeterince yararlanamamasını beraberinde getirmektedir. Kentlerde yaşayan halkın sağlığı, fiziksel ve sosyal çevrenin gördüğü hasar doğrultusunda etki altındadır. Bilinmektedir ki sağlık ve sosyal hizmetlerin sunumundaki gelişmeler, kentli nüfusun artışı kadar hızlı gerçekleşememektedir. Bunun nedeni olarak, genellikle, kentin gelişim politikalarında ve kentin sağlığına bakış açısının olmamasında aranabilir. Bir kenti yönetebilmek için o kente uyumlu yaşamak gerekir işte bu nedenlerle… O kentin ağaçlarıyla soluk alabilmek, o kentin suyuyla can bulmak; o kentin parklarında gülen çocukların kahkahaları olabilmek gerekir eğer oradaki halkla gönül gönüle yaşamaya niyetlendiyseniz…
Aslında, insanın bulunduğu her yer; yaşayan, nefes alan, büyüyen, sürekli değişen bir iç dinamiğe sahip, karmaşık bir organizmadır. Yaşamını sürdürmesi için bir takım gereksinimleri vardır. Sağlıklı olmak bunların temelidir. Yerel yönetimi sürdürenler, “sağlıksız bir ortamda yaşıyoruz”, “yaşadığım sokak çok kirli”, “çöplerimiz toplanmıyor”, “çöpleri ne kadar sık toplasak da şu insanlara çöplerini torbaya koymalarını, çöp kutularına atmalarını öğretemedik”, “içme suyu yeterince klorlanmıyor”, “alt yapı sorunlarımızı halledemedik, “kanalizasyonu imkânsızlıklar nedeniyle bu dönem tamamlayamadık” diyerek yeniden yola çıkıyorlarsa başlangıçtan günümüze dek “Ne yaptınız peki?” diye sormanın tam zamanıdır. Çünkü bu soruyu, seçen halk, seçtiğine sorma hak ve hürriyetine sahiptir.